Tanzimat, Meşrutiyetler ve nihayet Cumhuriyet dönemindeki

değişme-değiştirme (yenilik) girişimlerini önemli kırılma anları olarak ifade

etmiştik. Tanzimatın ve Meşrutiyetlerin kadim olanı yok sayamayan ve

batılı/modern de olamayan ikili zihni dokusu devletin kurum ve uygulamalarında

tezahür etmişti. Cumhuriyet devrinin, milletin temel değerlerine (müslümanlık)

yönelen tahrib edici uygulamaları ise radikal bir yön değişikliği çerçevesinde

ve redd-i miras tavrıyla temayüz etti. Toplumsal kimliğin batılı-seküler

değerlere ayarlanması yönündeki girişimler bir toplumsal mühendislik girişimi

olarak zaman zaman sertleşen (imha edici) zaman zaman da yumuşayan

(dönüştürücü) stratejilerle süregeldi.

Çoğunlukla CHP’de somutlaşan yok etmeye ve eritmeye yönelik

siyasa, ihtiyaç duyulduğunda bir parça esnetildi.. Bu tavır değişiklikleri,

resmi ideolojinin müslümanlığı denetlenebilir ve rejim tarafından kabul

edilebilir sınırlar içinde tanımlamaya ve tutmaya dönüktü.

Demokrat Parti ile ve sonra merkez sağın diğer partileriyle

aralanan kapıdan sızan milletin talep ve beklentileri resmi ideolojinin imha

edici tutumuna bir çeşit cevaptı. Ancak millet müslümanlığını dönüştürmeye

yönelen bu yeni projelere aynı duyarlılıkla cevap ver(e)medi. Çünkü bilhassa

son iki asırda belirgin hale gelen İslam dünyasının yaşadığı sorunu

(sorunları), müslüman aydınlar da genellikle batılı-modern referanslar yoluyla

tanımlamaya ve çözmeye çabalıyor. Yürürlükteki sistemi yeterli görüp ona ram

olanlar ve aydınlanmış aydın(!)ları bir yana koyacak olursak, müslümanlar

sorunu devletin başına “iyi adamlar getirerek” çözecekleri umudunu taşıdılar.

Bir kısım müslüman ilim-fikir-siyaset adamı ise, demokrasi,

insan hakları, liberalizm gibi batı kültür ikliminde türemiş ve o iklimde şu ya

da bu biçimde anlamlı karşılıkları bulunan kavram ve kurumların İslam’da zaten

varolduğunu isbata yönelik çabalarıyla, soruna farklı boyutlar ekledi.

Bu batı menşe’li kavram ve kurumlar etrafında İslam’a ve

müslümanlara alan açma ve nefes aldırma girişimleri, diğer tarafıyla adı geçen

kavram ve kurumları referans kılmak suretiyle seküler-profan düşünme-yaşama

biçimlerine meşruiyet kazandırmaktadır. Bölünmüş zihinsel yapıların yaşadığı ve

ürettiği bu “ıslah-ifsad paradoksu”, son tahlilde kimliğini müslüman olmak

etrafında tanımlayan insanların yaşadıkları hayatı da çelişkiler yumağına

dönüştürüyor.      

Bireysel anlamda müslüman olmayı deklare eden “şehadet

(tanıklık)”in, toplumsal ve kamusal anlamda ne tür bir şehadete dönüştüğü

sorusu cevapsız kalıyor. Kuşkusuz bu çelişki-gerilim İslam dininin muharref dinlerden

farklı ve özgün yapısı ve çağrısıyla ilgili görünüyor. Bir başka ifade ile

insan, müslümanlığı bir inanma, düşünme ve yaşama yolu olarak seçmiş olmakla

topluma, dünyaya bir şeyi ilan etmiş oluyor; “ben keyfimce ya da birilerinin

keyfince değil alemlerin Rabbi olan Allah’ın çizdiği ve onun Resulü (SAV)’in

beyan buyurduğu hududa göre yaşamayı seçtim” Referans, bir başka kişi, nesne,

kurum ve hatta dünyanın yaygın-egemen kabulleri değil “VAHİY”dir demiş oluyor.

Müslümanlık iddiasındaki kişi ya da kişiler bunun künhüne vakıf değilse bile

işin aslı bu!

Şimdi tam da bu noktada demokrasi, uzlaşma, bir arada

yaşama, diyalog vb. tüm tartışma konularında müslüman olmanın neleri

ortaklaşma, neleri pazarlık konusu etme ve nelere göz yumma ve neleri göze

almayı gerektireceğine, seküler “siyasi pragma” ya da modern kazanç-kayıp

muhasebesi değil vahyin sabiteleri karar verebilecektir. Allah Resulü (SAV)’in

Mekke inkarcılarının kendisine yönelttiği oydaşma tekliflerine verdiği cevap bu

hususta yol göstericidir.

Konu bu zamanda bu kadar da basit değil diyecek olan

dostlara, şimdilik modern zamanlarda müslüman olmanın ve hele müslüman kalmanın

da basit olmayacağını hatırlatalım.

Din kavramını batılı “kilise” ile karıştıran ve müslümanlığa

dair hemen tüm tartışmalarını bu şaşılıktan hareketle sürdüren aydınlarımızın

kafası ise bizden daha karışık.

Riskli sulara yol almadan olmuyor, aziz okuyucu…

Şeriat isteyenimiz neyi ve neleri istediğini biliyor mu

Bu batılılaşma-modernleşme denen şey biz müslümanlara uzak

ve dışımızda bir illet mi

Değilse eğer ona sayıp sövmekten ibaret bir çözüm gerçekten

çözüm mü  

Ve “elhamdülillah ben de müslümanım ama”cılar ne çeşit bir

müslümanlığa razılar     

 Haftaya devam edelim

nasipse.