İslam ülkelerinin, genel bir yaklaşımla, yirminci

yüzyılın ortalarından itibaren adeta sorunlarının kaynağı olarak devinen temel

sorunu iktidar olgusunda yoğunlaşmıştır, denebilir. Olumlu olumsuz, iyi kötü,

tasvip edilir ya da edilmez birçok toplumsal, kültürel, iktisadi ve hukuki

yaşanmışlık ve gelişmelerin Müslüman halklarca özümlenip ayıklanmasına rağmen,

devlet ve yönetim düzeyinde siyasi iktidar hakimiyet ve kullanımı katı, vahşi,

ilkel mahiyet ve nitelikte varlığını koruyup sürdüregeldi. İnanç ve ahlakının

tezahürüne ketumlukla direnerek kalmayı başardığı için bu iktidar anlayışı,

toplumsal, kültürel ve iktisadi ihtiyaç ve gelişmeleri halkların hayatını

kısıtlayıcı ve verime dönüştürmeyi önleyici bir mekanizma olarak işleyip durdu.

Kuşkusuz iktidar olgusu, insanın doğasında en güçlü,

köklü, varlığını ve hayatını şekillendirmede ve etkilemede en belirleyici güdü

insiyaktır. Benliğin bencilliğe, erdemlerin erdemsizliğe, merhametin vahşete,

hakkaniyetin zalimliğe, sehavetin nekesliğe evrilmesi gibi hallerin ortaya

çıkmasında adeta kaynaklık işlevini yerine getirir iktidar tutkusu. Bu

hasletler ve özelliklere dayanarak İslam ülkelerindeki iktidarın ve siyasi

rejimlerin mahiyet ve nitelikleri belirlenebilir. Nitekim siyasi rejimlerin

sittin senedir, öyle cafcaflı takdimlerine rağmen mahiyet itibariyle hep aynı

ve birbirlerinin kopyası gibi oldukları rahatça tespit edilebilir. Şah ile

herhangi bir Suudi kralı nın ya da Baasçı Nasır, Esadlar, Saddam ile Ürdün ve

Fas kral larını tereddütsüz aynı kefeye, kategoriye koyabilir, benzer

habasetlerle tanımlayabilirsiniz. Neredeyse değişmez ve ortak özellikleri

doğalarında meknuz iktidar hırs ve tutkularının, iyi, doğru ve güzel miyarından

geçirilmemiş halde lop gibi durmasıdır. Yönetim sanat ve becerilerinin bir

tecrübe ve tezahür alanı olan halkı yönetme liyakat ve dirayeti, yönetilen

konumundaki halkın değer, kişilik, varlık ve hayat imbiklerinden geçerek oluşma

durumunda iken, bunlarda tam aksi bir yol izleyegelmiştir. Açık ifadesiyle

iktidarlarının kaynağı yerli değil, dışarlı dır. Müslüman yönetilen halkların

ruhunu, manevi varlığını tanıyıcı, kavrayıcı, içselleştirici ve dolayısıyla

gelişme ve ilerlemesine hizmet edici bir konumda asla olamamışlardır. Sicil

itibariyle karanlık, lekeli ve menhus; fiiliyat itibariyle menfi, muzır, müsrif

ve müfsit olmuşlardır, olagideceklerdir. En onursuz, haysiyetsiz savaşları

çıkartıp sürüncemede bırakmışlardır. Siyonist İsrail ile 67 ve 73 savaşları,

sadece Müslüman Mısır halkına değil, öncelikle bütün Müslüman Arap ve diğer

Müslüman halkların onurları ve haysiyetlerine sıçratılmış kirli lekelerdi.

Binbir çeşit hilebazlığa, düzenbazlığa dayalı darbeler, ihtilaller ile hakları

kin ve düşmanlığa mahkum ve mecbur etmişlerdir. Dinin hakikat ve değerlerinin

anlaşılma ve kavranılmasında izlenen farklı usul ve yollar demek olan mezhep ve

meşrep çeşni ve zenginliğini birbirinin kanına susayan varlıklara dönüştürmeye

uğraşmışlardır. Irak ta, Pakistan da ve diğer yerlerde farklı cami ve

mescitlerin, hem de ibadet yapıldığı esnada bombalanması, tahrip edilmesi, bu

iktidarların övünçle kaybedebilecekleri hizmetleri cümlesindendir.

Müslüman halklar (ıstılah anlamıyla ümmet ) dışarlı ve

bencil kaynaklı iktidarları yerle yeksan etmeden vebalden ve sorumluluktan

kurtulamayacağı gibi, yerli ve kendi benliğinin tezahürü iktidarlarını da, bu

dünyada dirlik ve düzenlerini de gerçekleştiremezler. Bir özeleştiri gereğidir

bu.