Bu köşeyi takip edenler bilir, zaman zaman sarf ettiğimiz bir sözümüz vardır, “asla tarafsız değiliz, ama kesinlikle adiliz” diye. Aslında bu söz hemen hepimizi kapsar.
Kimse tarafsız değildir.
Hatta ülkemizde kendilerini “ateist” olarak tanımlayanlar da inançsız ya da her inanca karşı değiller.
Sadece İslam’a düşmanlardır.
Yani tarafsız değiller. İslam’ın tam karşısındalar.
Aslında “tarafsızlık” sözünü en fazla medya dünyasında duyarsınız.
Ama en fazla taraf tutan da medya organları ve mensuplarıdır.
Bazı gazeteler bu duruma “çizgimiz” derken, kimisi de “yayın politikamız” der.
Yani “tarafımız” demenin kibarcasıyla tanımlarlar kendilerini.
Taraf olmakta bir yere kadar sorun yoktur.
Sizi, taraftarlarınız takip eder, istemeyen de okumaz.
Ama karşı tarafın hukukuna tecavüz etmeye başlayınca da önce adalet mevhumunu, sonra da vicdanları yaralarsınız.
Böylece artık siz kendi kitlenize hizmet etmekten çıkmış, diğer taraftaki insanlara zulüm etmeye başlamışsınız demektir.
Tıpkı Sözcü Gazetesi’nin geçen gün manşetine taşıdığı “Harbiye Orduevi’nde çarşaflı selfie” haberi gibi.
Tesadüfen çekilmiş havası verilen resmin, içeriden gazeteye servis edildiği açık.
Oluşturulan hava ise “orduevine düşman askeri girmiş” tonunda.
Oysa bir askerin annesi, evladını ziyarete gelmiş.
Yani yine “evladı asker olabilir, vatanına hizmet edebilir ama annesi tel örgünün arkasından izler” ahlaksızlığı…
Çevik Bir’in evlatları anlaşılan 20 yaşına gelmiş ve kışlaya girmiş!..
Ve ilave olarak tetikçi gazetecilik yeniden hortlamış da denebilir.
Bu ne hadsizlik!
Harbiye Orduevi’ne kimin girip giremeyeceğine Sözcü Gazetesi’nin yayın kurulu mu karar veriyor?
Orduevine girmek için illa elinde alkol şişesi mi olmalı?
Siz insanların hayatına burnunuzu sokarsanız o zaman birileri de sizin karşınıza geçer ve “Sözcü, orada dur” der!
Hatta “biraz geri bas” da der.
“Önce haddini bil” de der.
Kılıç çeken teğmenleri savunmak başka bir şey, insanlara saldırmak bambaşka bir şey
Aynı gazete “Orduevine sarıklı, cübbeli genç alınıyor ama askeri kampa gaziler alınmıyor” diye manşet atıyor.
Askeri kampa gazilerin alınmaması da bir sorun ama sarıklı ve cübbeli gencin orduevine alınmasında ne gibi bir sorun görüyorsunuz?
Ya da nasıl bir kıyas bu?
Askeri kampa alınmayan gazi, sarıklı ve cübbeli olmadığı için alınmamış olsa o zaman manşetinize kimsenin bir diyeceği olamaz.
Ama en basit tabirle elma ile armudu karıştırmışsınız.
Hem de fena halde.
Ya da sizin “Atatürkçü teğmenler yemin yüzünden hedefe alınırken…” diye başlayan kıyasınıza ne demeli.
“Teğmen” dediğiniz asker ve bir kural çerçevesinde hareket etmekle mükellef.
Aranızda askerlik yapan varsa sorun bakın ne duyacaksınız!
Binlerce asker yürüyüş yaparken aynı anda aynı ayağını yere vurmak zorundadır.
O binlerce askerden biri dahi yanlış yürüyüş yaparsa kuralı çiğnemiş sayılır.
Yani asker, kurallara yüzde 100 bağlı kalmak durumunda.
Kıyas yaptığınız diğer kişi ise sivil.
İstediği gibi yürür istediği gibi giyinir.
Aksi durumda bu ülkedeki herkesin her sabah sizi arayıp bugün ne giymeliyim diye sorması gerekir.
Hukuk bilgimiz yok ama vicdanımız var
Bu topraklarda “yargı eliyle” ya da “adına hukuk denen sopayla” en fazla dayak yiyen camianın bir bireyi olarak halden anlarız.
Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı hedefini bilmeyen ya da hissetmeyen yok.
Elbette legal bir tercih.
Çalışır, çabalar, muvaffak olursa cumhurbaşkanı olur.
Ama karşısına zeminsiz bir yasak çıkarmak kabul edilebilir değil.
Doğru da değil.
Kaldı ki İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı yolu hiç de öyle tahmin edildiği gibi güllerle donatılmış değil.
Benzer kulvardan Mansur Yavaş da emin adımlarla ilerliyor.
Tıpkı İmamoğlu gibi Yavaş’ın da cumhurbaşkanlığı hedefi gayet anlaşılabilir.
Ancak ikisinin ilerlediği yol dar ve ilerledikçe daha da daralıyor…
Hedefe yaklaştıkça ancak tek kişinin geçebileceği bir genişlikte.
Yani dememiz o ki; hepimiz biliyoruz ki, ülkemizde maalesef hiçbir zaman olmadığı gibi şimdilerde de hukuki kararlar hukuki olarak sonuçlanmıyor.
Bu davanın da vicdanları rahatsız etmeyecek şekilde son bulması gerekiyor.
Mücadeleler minderde yapılsın.


