Geçici (fani) dünya hayatını, kalıcı/daimi/sonsuz ve daha hayırlı ahiret hayatına tercih ediyoruz. (Tercihte hata.) Rabbimiz, ahiret hayatını öncelememizi tavsiye buyuruyor. Dünyada kendini garip bir yolcu bil. Burada kalıcı değiliz. Dünya geçici ikametgâh/konaklama yeri, misafirleriz. O’ndan geldik; O’na döndürülüyoruz. “Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir.” Ruhumuz beden ve dünya kafesinde mahpus. “Dünyada rahatlık yoktur. Dünya meşakkat yurdudur.”
Dünya ahiret yolculuğunda binek, araçtır; olmalıdır. Amaç değildir, olmamalıdır. İnsanları suçluluğa, günahlara düşürüp yoldan çıkartan, düşmanları olan şeytan, nefis ve dünya muhabbeti (hırsı) nefsin doyumsuzluğudur.
Dünyalıklar (servet, eş, evlat, makam, şöhret vb.) birer emanet ve fitne (sınav) araçlarıdırlar. İnsan, mallara, evlatlara, eşlere, bineklere, bahçelere, tarlalara hırslı olarak yaratılmış. “Dünya tuzlu suya benzer. Onu içen içtikçe yanar.” Hâlbuki susuzluğun giderilmesi için içiliyor.
Dünyayı imar ve ıslah etmeye çalışırken, ahireti unutmayacak, dünyayı ahirete tercih etmeyeceğiz. Rızka kefil olan Rabbimiz cennete kefil değil. “Dünya hayatı oyun ve eğlence”, “yeryüzü döşek, gök tavan” olarak tanımlanmış.
Dünya ziynetlerine takıldık. Dünya; ticaret , kazanç yeri olmalı. “En kârlı ticaret cihat; mal ve can karşılığında cenneti satın almak” tavsiye buyruluyor. “Ey dünya sana koşanı peşinden koştur; ahireti tercih edenin de peşinden git” (Hadis-i Kudsi). Uykumuz da bir küçük ölümdür. Uyumak ölüme, uyanmak dirilmeye benziyor. Günümüz de öyle. Sabahleyin güneşle doğuş, akşamleyin karanlıkla sonlanıyor. Ardından tekrar gün doğuyor.
Ecel değişmiyor. Uzatılıp, kısaltılmıyor. Ölümden kaçmak mümkün mü? Kendisinden uzaklaşıp, kaçmak istediğimiz gerçekliğe/ölüme her an yaklaşıyoruz. Aslında ondan kaçarken, ona kaçıyoruz. Onu unutmaya çalışmak yerine onun için ölüm ötesi/ahiret için hazırlık yapmak daha akıllıca değil mi?
Ne zaman, nerede, nasıl öleceğimizi bilmiyoruz. İyi ki de bilmiyoruz. Hem Rabbimiz bize bizden yakın (şahdamarımızdan da), her zaman her yerde bizimle beraber, hem de ölüm bize yakın. Biz ise onlardan uzaktayız?! Ölüm, ahiret hayatı yokmuş gibi yaşıyoruz. Bizi dünya muhabbeti hastalığı kuşattı. Kendimizi, ölümü, ahireti unutturdu. Sahibi olduğumuz tüm nimetleri/emanetleri dünyada bırakıp, terk edip sonsuz bir hayata intikal edeceğiz. Bizimle gidecek/giden iman ve amellerimiz... Bir rüyadan uyanmış olacağız. Başkalarının evinde ev sahibi gibi yaşamak, davranmak hakkımız var mı? Dünya gurbetinde yolculuk yaptığımızın farkına varmalı değil miyiz? Ölüm yokmuş gibi yaşamakla ahiret yokmuş gibi yaşamak, ölüm ve ahiret gerçeklerini ortadan kaldırmıyor. Üstelik böylesi bir hayat, hayatımızı zindan ediyor. Dünyamızı cehenneme çeviriyor...
Müslüman ’ca hayat sürenlerin ölümü kolay ve müjdelerle olmasına karşılık, imansız göçenlerin ölümü çetin ve korkunç olacaktır. Cennet bahçesiyle cehennem çukuru bir olur mu?
Gafletimiz/unutmamız bizi azdırabiliyor, her türlü isyana götürebiliyor. Hastalıklarımız, dertlerimiz bize ölümle, ahiretle ilgili uyarıcı mesajlar verir. Bu nedenle hasta / hastane ve kabir ziyaretleri ne kadar önemlidir.
Dünyada edindiğimiz servet, makam gibi nimetler uykuda/rüyada gördüklerimiz gibidir. Onlarla oyalanıp dururuz. Bir de bakarız ki elimizden çıkmışlar... Anlarız ki, dünyada uykuda/rüyadaymışız.
Şeytan ve nefis düşmanlarımız bizi dünyalıklarla aldatıp, isyana gaflete sürüklüyor. Hem de Allah-u Teala›yı, ahireti, ölümü unutturuyor... Dünya bizim için narkoz oluyor.
Şeytanla, nefs-i emmareyle, dünya muhabbetiyle de cihat farz. Rabbülalemini zikretmek (anmak) da farz. “Rabbini anmak için namaz kıl.” “Zikretmek en büyük ibadettir” ilahi mesajlarını unutmamalıyız. Rabbülalemin bizi ve kendisini bize unutturmasın, tebessümle bizi vefat ettirerek, salihlere katsın, dualarımızla...
Vefatıyla bizlere “vefa”, “sadakat”, “hasbilik”, “cihat” hasletlerini hatırlatarak dersler ve hüzünler bırakan kardeşimiz Lütfi Kibiroğlu›na Rabbülaleminden lütfu ile muamele buyurmasını, salihlere katmasını diliyoruz...