BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM;

EĞİTİM kadromuz milyonla ifade edilir oldu. Öğrencilerimizi 12 yıl “zorunlu” olarak okullarda tutuyoruz. Üniversite ile birlikte süre 16 yıla çıkıyor. Eğitim mekânlarının fiziki durumunu iyileştirmekle övünüyoruz. Ağzını açan “eğitim”den dem vuruyor. Buna rağmen, öğrenciye okumayı sevdiremeyişimizin sebeplerini hiç düşündünüz mü?

Geçen ay Sakarya’da, ÖĞDER’insempozyumuna katıldım. İletişim uzmanı Prof. Dr. Metin Işık, “Beyni sıfırlayan programlara şahit oluyoruz” diyerek okumaya olan ilgisizliğimizden yakındı: “Türkiye halkı ortalama günde 6 saat TV izliyor; yılda 6 saat kitap okuyor. 118 kütüphanemize karşılık, 600 bini aşkın kahvemiz var. Okumadığımız için, birileri bizim canımızı okuyor.”

DESAM 2011 yılında, Dünya Kitap Haftası münasebetiyle bir araştırma yaptı. Buna göre; ortalama kişi başına kitap okuma Japonya’da 25, İsviçre’de 10 iken; bu oran Türkiye’de 10 yılda 1 kitap şeklinde. Japonya’da toplumun yüzde 14’ü, ABD’de yüzde 12’si; Türkiye’de binde 1’i kitap okuyor. Bu oran Afrika ülkelerinde bile Türkiye’den yüksek.

Aliye İzzet Begoviç, “Kitap özgürlüğe uçmaktır” der. Kitap okumak dünyanın en zevkli işidir. Verdiğimiz çarpık eğitimle, çok değer verdiğimiz evlatlarımızı yeni âlemler keşfedip, ufkunu açacak dünyanın en zevkli işinden mahrum ediyoruz.  

Horace’in sözü çok anlamlı: “Mümkün olsaydı, her karış toprağa buğday eker gibi kitap ekerdim.” Müfredat tartışmalarının sürdüğü bugünlerde, “kitap okumaya sevdirmeyi” en başa almalarını diliyorum.

KİTAPTAN KAÇILIR MI?

OKUMAYI sevmeden inceleme ve araştırma çalışması yapamaz; ses getiren orijinal projeler üretemezsiniz. Bu yüzden akademik çalışmalarımız o kadar yetersiz ki!

Öğrencilik yıllarımda hemen her fakültenin bir akademik dergisi vardı. Şimdi ise parmakla gösterilecek kadar az. 100 yıl kadar önce aydınların yazıları “Milli Tetebbular Mecmuası”nda yayınlanırdı. Belki, üniversiteliler arasında “tetebbu” kelimesinin inceleme, araştırma anlamına geldiğini bilenlerin sayısı sınırlıdır.

Milli Gazeteden Muhammet Esiroğlu, kitap zevki olmayan gençlerin acıklı ruh portresini çiziyor: “Kitaptan uzaklaşan insan kendini unuttu, heybesindeki yükleri boşalttı ve sorumluklularını erteledi. Onun yerine kendine bir sürü meşguliyetler buldu. Medyanın esiri oldu, eğlence kültürünün tüketicisi oldu, zamanının verimli anlarını uykuya sundu, hazza talip oldu ve hırsa kapıldı. Kitapsız yatan insan, anlamsızlığa uyandı.” (3. 1. 2017)

İstisnalarını tebrik ediyorum. Bugün taklitçilik hastalığına tutulmuş bir nesil var karşımızda. Muhteşem tarihinden habersiz olduğu için aşağılık kompleksine kapılmış bir nesil. Terörist Che’ye özenen, Batı’nın etkisiyle yırtık pantolonla dolaşmayı moda ve ilericilik (!) sanan bir nesil. Eğitimimiz bile müstemleke tipi. Milli kimliğimizden uzak!

Okullar hiçbir şey yapmasa da, yalnızca kitabı ve okumayı sevdirse, o da büyük bir şeydir. Çünkü okumayı seven düşünür, araştırır, sorgular. Ondaki merak ve ilgi kendini tanımaya iter. Tercümelerle oyalanan, “kopyala, yapıştır” yöntemini araştırıcılık sanan zihniyetten kurtuluruz.

İRFAN ASALETİNİ KAYBETTİ

25 milyon civarında öğrencimiz var. Okullarımız çoğaldı. Üniversite sayımız yüksek. Ama kalite aynı oranda seyretmiyor. Lütfen, otoritenizle “zorla eğitim yaptırma” uygulamasından vazgeçin. “Zorunlu eğitim”, “sorunlu eğitim”dir. Allah, “Ben ilmi isteyene veririm” buyurur. Zorla eğitim olmaz.

Bilgi üretemeyen akademisyenler (!) oluşturmaktan zevk mi alıyorsunuz? Japonya’da bir uygulama var: Bir yıl içinde hiçbir proje üretemeyen bir akademisyen görev yaptığı üniversiteden uzaklaştırılır. Üniversiteleri “yüksek lise” şeklinde gören mantığı terk etmek zorundayız.

Okullar ilim ve irfan yuvalarıdır. Eğitimimiz ilimden bir şeyler verse de, “irfan” boyutundan mahrum. İrfan, “sezgi” yoluyla öğrenmedir. İnsana feraset, basiret, hikmet gibi cevherler kazandırır. İrfan duygusuna ulaşmak, bilgiyi uygulamaya; konu Müslümanlıksa onu yaşamaya bağlıdır: “Siz bildiklerinizi yaşarsanız, Allah size bilmediğinizi öğretir.” (Tirmizi)

Büyük entelektüel Cemil Meriç, “Bu Ülke”sinde “irfan eksikliği”mizi anlatır: “Asırlar geçti, birer birer söndü meşaleler. İrfan asaletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: Kültür. Genç kuşaklar, Batı’nın bit pazarından ithal edilmiş bu hazır elbiselere imrenerek bakıyor. Hoca, öğretmen oldu; talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin bir kelime! Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan.”

Kitap okumaktan kaçamayız. Ama irfan boyutunu ihmal etmeden! Okumayı sevdirmek bilgiyi faydalı hale getirmeye (uygulamaya) bağlı.