Son birkaç yıldır yazılı ve görsel haberler arasında, giderek artan sayıda kaçış haberlerine yer verildiğini duyuyor ve gözlemliyoruz. Bir ülkeden diğer ülkeye geçişlerde karayollarını kullananların haberleri olağan bir haber şeklinde karşılanıp değerlendiriliyor. Bazı şartlar ve ortaya çıkan olağanüstü durumlar gereği bir ülkeden diğerine geçmek için yasal olmayan yollara başvurulması olağan, hatta bir zorunluluk olarak da görülüyor. Bu türden haberlerin kaynağı ve nedeni olan olaylar üzerinde fazla durulmadığı, yapılan bazı yorum ve değerlendirmelerin de pek ilgi uyandırmadığı söylenebilir. Öyle ki, haberlere konu olan bu durum göç, sığınma, kaçak giriş gibi birbirinden bütünüyle farklı şekillerde tanımlanabilmektedir. Oysa uluslararası ilişkiler, devletler hukuku bakımından gerçek anlamda çok yönlü bir sorun söz konusudur ve yürürlükteki siyasi ve hukuki kurallar bir dereceye kadar sorunu tanımlayıp izafi birtakım çözüm yolları sunabilmektedir. Var olan ilgili bazı kurum ve kuruluşların çaba ve çalışmaları da bir noktadan sonra yetersiz kalmaktadır.

Göç, sığınma veya kaçak giriş şeklinde tanımlanan hareketlerin yöneldiği yerler veya ülkeler, öncelikle Türkiye, Kıta Avrupa’sı, Güney veya Latin Amerika ve Amerika vb. ülkeler olmaktadır. Bunlar arasında Türkiye, Latin Amerika ülkeleri çoğunlukla ara duraklar şeklinde görülmektedir. Daha çok tercih edilen ve ulaşılmak istenen ülkeler Kıta Avrupa’sı ülkeleridir. Bunlar arasında da Almanya başı çekmektedir. İngiltere, hemen reddetmeyip değişik yollardan başka ülkelere yönlendirme yapmakta, göndermelerde bulunmaktadır. Fransa, doğrudan göç, sığınma veya kaçaklar sorunuyla değil belki, ancak bunları içinde barındıran ve bir sömürge siyasetine dönüştürdüğü anlayış ve uygulamalarının sonuçlarıyla karşı karşıya gelmiş gibi gözükmektedir.

Göç, sığınma, kaçak giriş haberleri zihnimde Nuri Pakdil’in “Batı Notları” adlı kitabını çağrıştırmaktadır. Pakdil, 1972 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nda görevliyken üç aylık bir burs ile Fransa’ya gönderilmişti. İzlenimlerini Edebiyat dergisinde “Batı Günlüğü” başlığı altında yayınlamıştı ve sonradan “Batı Notları” adıyla Edebiyat Dergisi Yayınları’nın ilk kitabı olarak çıkarmıştı (1972). Edebiyat’ın yazılarından, basım işlemine, abone ve dağıtımına varıncaya kadar hemen her sürecini gözlemleyip yaşadığım için, Pakdil’in yazılarını heyecanla bekleyip okuyorduk. Kitabın son cümlesi şöyleydi: “Türkiye’ye dönerken gördüğüm Roma: Put kuyusu.” (s. 109) Duyarlık ve izlenim öncelikli üslubu Pakdil’in düşüncelerini, bir bakıma baskılar. Bu özelliğini, rahmetli Fethi Gemuhluoğlu kavramış olmalıydı ki, bir Ankara ziyareti akşamında üçümüzün birlikte olduğu sırada; “Biz senden nur topu gibi bir bebek bekliyorduk” mealinde bir değerlendirmede bulunmuş ve başka toplantılarda da bu görüşünü dile getirmişti. Aynı şekilde “Bağlanma” (1979) adlı kitabı için de benzer bir değerlendirmede bulunmuştu. Elbette bu değerlendirmeler yapılabilir, ama Pakdil’in yazarlığının niteliğini tek başına belirlemez.

Sözü şuraya getirmek istiyorum. Yıllardan beri sürüp gelen insani bir sorun, sadece belli birkaç ülkeyi, belli yönetim şekillerini, genelleştirilen ve soyutlaştırılan düşünce, bilim ve sanat-edebiyat alanlarıyla ilgili özel ve özgün çalışmalarla sınırlı tutulamaz. Aksine söz konusu alan ve ilgilerin nedenlerine, yaklaşım biçimlerine, ortaya konuluş yöntemlerine, kurulan birtakım değerlendirme ve yargılara kadar genişletilecek irdelemelere gerek vardır. Her şeyden önce de, duygusallıklardan, bireysel değer ve yorumlamalardan, önyargılardan, ama mutlaka sloganlaşmış, şablon haline getirilmiş kanılardan, yargılardan uzak durulması şarttır, hatta gerekliliktir. Bir an için bakışımızı sınırlandırarak, Bangladeş’ten, Pakistan’dan, hele Afganistan’dan, İran’dan vb. yanında son birkaç yıldan beri Türkiye’den doktorlar, mühendisler, akademisyenler gibi uzmanlar yanında çeşitli meslek sahibi insanlar Avrupa’ya, özellikle Almanya’ya gidiyorlar. Gidiş yollarının farklı oluşu önemli değildir. Neden? Sorun salt bir göç, sığınma, kaçak sorunu mudur? Sorunun nedenleri, neden olan kişiler, kurumlar, yönetim tarzları, bakış açıları irdelenmeyecek midir? Toplumsal psikoloji, bireysel ve ailevi sorunlar, iktisadi, kültürel kayıplar nelerdir? Sorgulanmayacak mıdır?