Müslümanların içine düştüğü durum çok da iyi değil. Ayrılıklar her geçen gün artıyor. Müslümanlar da bilinmez bir tutku ve hastalıkla ayrılıkları, bölünme ve parçalanmaları derinleştiriyorlar. Uçurumları ve ayrılıkları derinleştirmek için anlaşılmaz ve tanımlanamaz bir çaba içindedirler.
Yaşamakta olduğumuz şu zamanda iman etmiş olan her bireyin, her grubun buluşabileceği, anlaşabileceği alanları mutlaka vardır. İman etmiş olmak bile yeterli bir nedendir.
Müslümanların batı ruhundan kaptıkları kimi hastalıklar hayatlarının bir özüdür âdeta.
Özellikle de batıcı düşüncenin özü olan laik ve seküler sistem içinde Müslüman’ca bir tutum sergilemeye çabalıyorlar. Zengin sofralarında, ya da aşırılıklarında sınır tanımayanlar, en lüks yaşama tarzını benimseyenler kendileri dışındakilerin kusurlarını bulmak için ne çok çırpınıyorlar.
Laik ve seküler sistemin insanları sanki kendileri Müslüman’ca bir hayat yaşıyorlarmış gibi, sanki sekülerizim tuzağında değillermiş gibi, sanki laik sistem içinde evcilleşmemişler gibi, sanki saltanatları bozulmasın diye sisteme adapte olmamışlar gibi, sanki mevcut sistemi tahkim etmiyorlarmış gibi başkalarına akıl veriyor, yol gösteriyorlar.
Şu sakallı mollalar saltanatlarından zere taviz vermeyenler, cihat denilince bin dereden su getirenler, türlü bahaneler uyduranlar görünürde olmak için el olmadık şeyleri alabildiğine uç hâle getiriyorlar. İnsanların kusurlarını saçıp savurup ortaya döküyorlar.
İktidarın ve kimi çevrelerin her türlü imkânına kapılanlar, beslendiklerinin sözcülüğünü yapmaktan kaçınmıyorlar, çekinmiyorlar. Yanlışların abartıların alabildiğine duygusallığının sözcülüğünü yapıyorlar.
Emperyalizmin, ırkçı şovenizmin, Siyonizm’in her türlü oyununun birer oyuncağı oluyorlar.
Nedense aradaki uçurumları giderecek hiçbir adımı atmıyorlar. Parçalara bölmek için ellerinden geleni artlarına bırakmıyorlar.
Peygamberimizin yaşama üslubundan, hayat tarzından, ahlâkî güzelliğinden, edebinden, sevgi dolu bakışından, kucaklayıcılığından, insanı kurtarmak için elinden geleni esirgemeyen anlayışından nedense nasiplenmeyi düşünmüyorlar.
O Sevgili Efendimiz ki evinde üç gün arpa ekmeği dahi bulamadığı zamanları varken, odasına kapanıp üç gün boyunca dışarı çıkmadan, odasında bir kırba su, altında bir parça hasır üzerinde, vücudunda hasırın izleri belirginken, dünyalık tamahı yokken… Bu hayat anlayışı ve bakışına sahip Sevgili Efendimizin yolunda olanların sofraları, haneleri, binitleri, mülkleri başını alıp gitmişken… İşimize geleni uygular gelmeyeni de görmezden ve duymazdan geliyoruz.
Ne çok kusur arıyoruz birbirimize ait. Neden güzellikleri, iyilikleri, hoş olanları görmeye çabalamıyoruz. Bu zamanda, imanın en alt derecesine sahip insanlar bile önemlidir. Her insan önemlidir. Her insanın bir gün bizimle olabileceğini neden hesaba katmıyoruz ki.
Bugün, biri, ister gayriihtiyarî, isterse alışkanlıkla bile olsa Allah diyorsa eğer onun da çok değeri vardır. İnsan bizim için her insan teki önemlidir. Hiçbir bireyi kaybetme lüksümüz yoktur. Hatta elimizden geldiğince kazanmaya bakmalıyız.
Ne yazık ki bugün tam tersi bir durum söz konusu. Sırtımızı duvara dayıyor insanları ayaklarımızla itip atıyoruz. Atmak için büyük bir çabaya giriyoruz. Böylelikle kendimizi sağlama aldığımızı düşünüyoruz. Oysa yaptığımız tek şey azalmamızı, küçülmemiz ve zayıf düşmemize nedendir.
Dışımızdakiler bizi zaten olumsuz göstermek için her türlü yola başvuruyorlar. Biz de onlara katkı sağlıyoruz. Buluşmalarımızı, bir araya gelmelerimizi engelliyoruz.
Ayrışmaya neden ne varsa bir kenara bırakmalıyız. Birbirimizi selâmlamaya, güler yüze, sıcak bir bakışa, bir tebessüme, her birimizin birbirimize ne çok gereksinimi var.