Herkes, her şey, her an Allah Teâlâ’ya muhtaçtır. O (C.C.) Ganiy ve Samed’dir. Allah Teâlâ’nın yardımına muhtacız. Yardımı da ancak Allah’tan isteriz. (Fatiha) O, (C.C.) yaratmadan, dilemeden hiçbir şey olamaz. Yarar-zarar, hayır-şer... Her şeyi yaratan, yaşatan ve yönetendir. Hayrı da şerri de O yaratır. Hayra rızası, şerre de cezası/izni var. O, her şeye Kadir, Muktedir, Meliktir. Her şeyi yaratan,  yöneten olarak her an tam tasarruftadır. Yarar, zarar, hayır, şer... Yaprak ancak O’nun yaratması, dilemesiyle, bilgisiyle sallanıyor. Sebepler âleminde yaşıyoruz. O (C.C.) her şeyi sebebe başlamıştır; sebepsiz de yaratandır. Tüm insanlığı bunaltan, kuşatan her çeşit musibetler belalar da O’nun (C.C.) yaratması, bilgisi, iradesiyle olabilir... O halde bize düşen özellikle Müslümanlar olarak bu musibetlerin sebeplerini aramak, kurtulmanın yollarını bulmaktır. Her alandaki uzmanlar toplansınlar, uzlaşsınlar; bilimsel araştırmalar, tahliller yapsınlar. Şu sonuç mukadderdir. Musibetleri yaratan sonlandırabilir. Bizi dünya gezegenine sınav hikmetiyle gönderen sayısız nimetleri yanında dünyada da ahirette de mutluluğumuzun yollarını, tehlikeleri mesajlarıyla bildirmiş, güzel bir hayatın yöntemini, kurallarını, ilkelerini peygamberleri rehberliğinde, öncülüğünde, öğretmenliğinde göstermiştir. İlahi mesajında (Kur’an) her şeyin beyanı/açıklaması/örneği ve hükmünün olduğunu buyuruyor. Musibetlerin sebeplerini de günahlarımız olarak bildiriyor. Şûra/30, Rum/41, Taha/124,  Nahl/112

Günahlarımızın bir kısmının karşılığını musibetler olarak dünyada veriyor. Hem kendimize gelelim hem de ahirete cezamız kalmasın için... Dünyada çekelim diye...

Zulmün/haramların ateşi yangınlardan daha yakıcıdır, zararlıdır.Tefrika ve nefret ateşi de orman yangınından daha zararlıdır. Öteki musibetlerin sebebi de zulüm/günah musibetlerimizdir.

İşlediğimiz günah ateşleriyle dünyayı cehenneme benzetiyoruz. Cehenneme yakıt oluyoruz.

En baskın duygularımızdan birisi korkularımızdır. Sahibi olduğumuz her nimetin kaybolmasından/elimizden çıkmasından korkarız. Hayatımız, sağlığımız, sevdiklerimiz mallarımız... Yararlandığımız her şey... Öleceğiz, hastalanacağız, yoksulluk ve zillete düşeceğiz... Tümü emanet olan nimetlerin elimizden çıkması, azalması canlarımızı yakıyor. Bu nedenle depremden, hastalıklardan, yoksulluktan, yangından, selden... korkuyoruz. Tabii afetlerin sebebi de ahlâki, hukuki zulümler...

Karada ve denizde düzeni, dengeyi günahlarımız bozuyor. (Rum/41) Ahlâki, sosyal afetler, tabii afetlerden zararlıdır; onları doğurur...

Ateş yakar, su boğar, deprem öldürür, yaralar... Hz. İbrahim’i ateş yakmadı, Yunus A.S.’ı deniz boğmadı, Musa A.S.’ı deniz yutmadı, yol verdi, yol oldu... Nuh A.S.’ı yeryüzü depremleri, selleri öldürmedi; gemisini batırmadı... İsa A.S.’ı Yahudiler öldüremediler. (Âl-i İmran/54, Rad/42 (Allah, tuzakları bozandır.)

Balık sudan çıkınca ölür. Kimi böcekler ateşte yaşarlar; çıkınca ölürler.

Yangınları istiğfar sularıyla da söndürebiliriz, biiznillah...

“Dertleriniz günahlarınız, şifası da istiğfarlarınızdır.” H.Ş.

“ Tedavi olunuz...Her derdin devası vardır. Ölüm hariç.” H.Ş.

Haramlar helal, helaller de haram sayılırsa musibetler bizi kuşatır. Kuşatıldık...

Musibetlerin en tehlikelisi imansızlık, ahlâksızlık, tefrika, düşman istilası...

Tabiatında Firavunluk, Karunluk, Hamanlık, Bel’amlık da bulunan insanoğlunu musibetler (maddi manevi sıkıntılar, hastalıklar, yoksulluklar vb.) gemleyebilir, frenleyebilir.

Bu anlamda nefsin azgınlığını terbiye edici araç olur musibetlerimiz. Özetle musibetlere de muhtacız; belalar da anlamsız, amaçsız değil...

Bir şeye de çok dikkat etmeliyiz. Musibetlerde sabır ve istiğfar... Başımıza niye geldi, Beni mi buldu, gibi tehlikeli düşünce ve beyanlardan kaçınarak, Rabbimizi değil, kendi nefsimizi sorgulamalıyız. Peygamberler öyle yaptılar. Nefislerini kınadılar; tevbe ve istiğfar ettiler. Musibetleri yaratan O’dur. Ama iyilikler O’ndan, kötülükler de nefsimizdendir.

Hiçbir şey hikmetsiz (amaçsız, anlamsız) değil. Musibetler de...

İhtiyaçlarımıza da muhtacız. Kendimizi ihtiyaçtan müstağni gördüğümüzde azgınlaşır,  tağutlaşabiliriz. Bu da bizim için felaket olur. Hastalıklar, tabii afetler, yoksulluklar da anlamlı, gerekli, yararlı... Ne var ki bu konulardaki kusurlarımız bizi sorumluluktan kurtarmaz. Depreme dayanıklı bina yapmak sorumluluğumuz gibi... Musibetlerde sabır ve tedbir sorumluluğumuz var. İsyan, itiraz, tedbirsizlik zararımıza...

Evrende her şey düzenli, dengeli, ölçülü yaratılmış. Tabiat nimetleri emanet olarak verilmiş. Karada ve denizde düzeni, dengeyi biz günahlarımızla bozuyoruz. Bunlar bize musibetler olarak dönüyor. Dersler, ibretler alarak kendimize geleceğimize, tevbelerle istiğfarlarla yola gireceğimize daha da azgınlaşıyor, yeni musibetlere davetiye çıkartıyoruz.

İnkârlarımız, isyanlarımız nedeniyle sıkıntılar yaşasak da dünya nimetlerinden mahrum bırakılmıyoruz. Ateistler de dünya nimetlerinden yararlanabiliyorlar. Temel hak ve özgürlüklerine sahipler. Tağutların saltanatı göz kamaştırıyor.

Musibetler tevbe için uyarıdır. (Rum/41, Zuhruf/48) Sebe halkı nankörlükten helak oldu. (Sebe/15-19)

“Güvenli/korkusuz, huzurlu ve “müreffeh” hayat ancak nimetlerine şükür ile/nimetleri/ emanetleri Allah Teâlâ’nın ölçülerine, kurallarına uygun kullanmakla mümkündür. Aksi takdirde/nankörlükteyse geçim sıkıntıları ve korkular bizi kuşatıyor. (Nahl/112)

Kur’an’dan yüz çevirdiğimizde sıkıntılı bir hayat uyarısı var. (Taha/124)

Hidayetçilere (Kitap ve Peygamber) uyanlar için korku, üzüntü, bedbahtlık yok.(Bakara/38, Taha/123)

“İman edip, salih amel işleyenlere güzel bir hayat var.”

“Başınıza gelen musibetler, günahlarınız nedeniyledir, çoğu da affedilir.”

Sıkıntılara müptela edilmemiz, kendimize gelmemiz, tevbe içindir; arınmamıza, uyanmamıza vesiledir.

Musibetler umumi/herkese derece derece gelir. İfsadı, zulmü önlemeyenler de sorumludurlar. Marufun emri, münkerin nehyi görevi yapılmazsa toplum çöküşü/helaki hak eder.

Bundan önceki kavimleri helak eden tüm azgınlıklar bizde var. Biz de habire yeni belalara davetiye çıkartmakla/azgınlaşmakla meşgulüz.

Daha büyük belâlara gebe bir coğrafyada/vatandayız, durumdayız...

O’nun vereceği yararı, hayrı, şerri, zararı önleyecek yoktur. Rahman’dır, Âdildir, Hâkimdir.

“Eğer Allah yardım ederse size üstün gelecek hiç kimse olamaz. Yardımsız bırakırsa size kim yardım edebilir?” (Al-i İmran/160)

“Ancak Senden yardım isteriz...” Fatiha

“Sabır ve namazla/dua ile Allah’tan yardım isteyin...” (Bakara/153)

Tüm musibetlerin ilacı, çaresi tevbeler/ istiğfarlarla zulümden adalete dönmek, doğru yola girmek, yüzümüzü tekrar Kur’an’a çevirmektir, vesselam.