“Krizi fırsata çevirmek” sözünü duyar olduk yine. Bu hayra alamet bir durum değil. Çünkü “kriz”le “fırsat” sözcüklerinin aynı cümlede geçmesi demek, ortada krize dair bir şeyler olduğu anlamına gelir. Kimse durduk yerde “krizi fırsata dönüştürmek”ten bahsetmez yoksa.
Buradaki durum daha çetrefil. Hem “kriz yok” deniyor, hem de bir anda “krizi fırsata çevirmekten” bahsediliyor. Krizin varlığını reddederken birden bire fırsatçılığa oynamak mantıklı mı? Neden, “krizi nasıl atlatırız”ı konuşmuyoruz da, “krizi fırsata çevirmek” gibi “cin olmadan adam çarpmak” tavrına yöneliyoruz? Çünkü “krizi nasıl atlatırız” demek güncel sıkıntıyı itiraf ediyorken; “krizi fırsata çevirmek” bir nevi hayal satmaktır. Hayal satmak, gerçeği göstermemek için bire bir değil mi neticede?
***
Muhafazakar kesim, birtakım hususları belli ilkelere göre değil de ezberlere göre yaşama yoluna gireli beri, faiz de adeta “kutsanmıştır”. Artık faizin haram olup olmaması değil, düşük olup olmaması konuşulmaktadır. Banka meselesi içselleştirilmiş olup, “finans merkezi” olmak hayalleri kurulmaktadır. Faize karşıtlık, “oranların yüksek olmasına” indirgenmiştir. Pragmatik muhafazakarlık da bunu gerektirmektedir. Ne de olsa sermayenin de rengi olmamaktadır ve tek geçerli olan renk “dolar yeşili”dir artık. Bankalar da, faizleri düşürürlerse, çok da “cici” kuruluşlardır aslında!
***
“Hiçbir şeyden mesul olmamak”, Türk siyasetinin ön koşuludur. Her durumda bir “günah keçisi” icat etmek elbette ki az bir maharet değildir. “Enkaz devralmak” nasıl ki Türk siyasetinin temel direklerinden biriyse, mührü elinde tutup sorumluluk yüklenmemek de öyledir. Türk tipi idareci, makamı, koltuğu, şöhreti itibariyle pek bir azametli olsa da, iş mesuliyete ve hesap vermeye gelince durum değişir. Mesuliyet her zaman için başkasınındır. Nasıl ki, bir öğrenci yüksek not alınca “ben aldım”, düşük not alınca “hoca düşük verdi” diyorsa, aynı şey Türk siyasetinde de geçerlidir. Hatta Türk siyasetçisinin en geçerli kuralı budur. Türk siyasetçisi, elbette ki “hesap vermez, hesap sorar”.
***
Uğruna Bakanlık kurulan AB ideali... Avrupa’dan defaatle dillendirilen “üye olamaz” serzenişleri.. Buna rağmen, 50 küsur yıldır süren ısrar, neticesinde ancak üyelik müzakerelerine başlayabilmek... İslam düşmanı Papa heykeli önünde atılan imzalar… Hatta 2004 Aralık ayında tam üyelik müzakerelerine başlanmasını gündüz vakti kutlayacak kadar sevinmek, umutlanmak.. “Hamdolsun, tarihi aldık” demek.. 2004’ten bugüne geçen 12 yılda “müktesebata uyum” adı altında AB mevzuatına uyum sağlayabilmek için birçok düzenleme yapmak, tavizler vermek (başta Kıbrıs meselesi olmak üzere)… Avrupa Parlamentosu’nun “müzakereleri dondurma” tavsiye kararına rağmen ille de “kararı tanımayız” demek... Yani, üyelik hedefinden vazgeçmemek… Avrupa ile Ortadoğu arasında, (Avrupa’nın bakışına göre) “tampon” olmayı sürdürmek… Sırf o yüzden belki de kapıda beklemeyi sürdürmek…