“DÜNYACA ünlü” bir telefon markası, en yeni, hatta “yepisyeni” modelini satışa sunmuş önceki gün. “Dünyaca ünlü” olması, dünyanın her yerinden “hayranları” olması demek oluyor. Şirket için çok iyi, “hayranlar” için ise hastalık derecesinde bir durum.

Dünyanın dört bir yanından bu “ilk defa satışa sunma” ritüelinin fotoğrafları yağıyor. Avrupa, Asya, Amerika’dan insanlar, her ne kadar farklı dünya görüşleri, farklı kültürler, farklı bakış açılarına sahip olsalar da, tek bir “kutsal(!) amaç” için aynı anda aynı şeyi yapabiliyorlar. Hem de birbirlerinden hiç haberleri olmadığı ve aynı şeyi yapmak için sözleşmedikleri halde! 

Modern hayat dedikleri tam da bu herhalde! İnsanları, hangi ülkeden veya kültürden olurlarsa olsunlar eşit derecede “aptallaştıran”, aynı şekilde düşünüp hareket etmeye “ikna eden” bir baş belası! Bu insanların hiçbirisi zorla geceden veya sabahın kör saatinden itibaren sıraya girmiyorlar. Satışa çıkan o ürünü ilk defa almak onarın gözünde artık nasıl bir cazibeye bürünüyor demek ki. Neden? Çünkü satın alacakları ürün, modern hayatın bir “ikonu”, bir “simgesi”, bir “fenomeni” ve ona ilk defa sahip olmaya da kim bilir nasıl bir anlam yüklüyorlar artık. Bu gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken ve çok ciddi bir “aptallaşma” süreci.

İnsanların, modern hayatın girdabında karşılaştıkları en büyük tehlike nedir? Anlamın yitimi! Hayatlarının anlamını, varlık sebeplerini es geçen, ıskalayan, hayatın (hele ki bilgi çağının akıl almaz süratiyle) hiç olmadığı kadar hızlı akıp gittiği bir çağın insanları, aradıkları cevabı tüketmekte buluyor mütemadiyen. Tüketerek tatmin oluyor, kendini bulduğu sanıyor. Kendini, üretilmiş eşyalarla, para karşılığı satılan mallarla ifade eden bir insanlık! Tehlikenin farkında değil miyiz hala?

Geliriyle örtüşmeyen, bağdaşmayan, kazandığından fazlasını harcamasına neden olacak bir duruma iten bir tüketme içgüdüsü, hatta mecburiyeti… O ürün çıktıysa, fiyatı ne olursa olsun onu almak şart olmuştur artık. Çünkü “eşya insan için” değil, “insan eşya için”dir artık. İnsan anlamsızlaştıkça, içi boşaldıkça, kendine yabancılaştıkça eşya daha bir anlam kazanıyor, daha bir hayatın merkezine oturuyor. Böyle bir hayata ne demeli!

Çıkmış olan o ürünü, sabahın köründe ve ilk alan olmayıp da 3 gün sonra alsa, bu tatmini yaşayamayacak demek. Halbuki, insan yapımı bir ürün ve ona atfedilen işlevler de bellidir. Ancak ona atfedilen anlam, bir eşya, bir araç olarak içerdiği değerin kat be kat üstünde. İnsanları, uğrunda gecenin köründe sıraya dizilmeye, saatlerce beklemeye bile itebiliyor. Hem de gönüllü olarak, hem de alınca büyük bir gurur(!) hissettirerek. Bu ne acayip bir çağdır böyle!

Günümüz insanı, hayatını kof temeller üstüne kuruyor, kabul edelim. Okusa da, hatırı sayılır bir gelire ve statüye sahip olsa da, çoğunlukla belli bir ideal ve gayeye sahip olmaktan uzak maalesef. Tabir-i caizse, rahata erince ne yapacağını bilmez hale geliyor ve tatmini tüketmekte, kendine “zaman harcatacak” meşgaleler arayıp bulmakta arıyor. 3-5 liralık yemeğe 40-50 lira veriyor, işini gören bir eşya yerine “tarz”, “moda”, “trend” olan bir tanesini tercih ediyor, çuvalla para verip caka satıyor. “Modern” bir kimlik satın alıyor yani.

Meşhur bir mağazanın, Afrika’nın bilmemne sahilinden toplayıp getirdiği ve çürümeye yüz tutmuş bilmemne ağacı döküntülerini “çok tarz” bir mobilya diye onbin liralık fiyatlara satması geliyor birden akla. Normalde, eski püskü bir mobilyayı cilalayıp satmaya kalksanız öfke nöbetine kapılacak olan insanlar, sırf “konsept” diye rağbet edebiliyor. Akılsızlık ne zamandır “konsept” olduysa artık! Bilmemne dekorasyon dergisinde birisinin evinde görüldüyse eğer, alıcısı da geometrik olarak artacaktır muhakkak.

Günümüz insanı, belki de insanlık tarihinde hiçbir neslin görmediği bir imkanlar silsilesine sahip, ancak imkan arttıkça ahmaklık da artıyor maalesef. İnsan, kendinden uzaklaştıkça eşyadan bile kıymetsiz hale geliyor. Tatmini tüketmekte aramanın bedeli kendini tüketmek oluyor tabi.