Bundan epey bir süre önce eski bürokratlardan, emekli Müsteşar Yardımcısı Dr. Nuri Korkmaz, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bir şikâyet dilekçesi verdi. Hatta bu vesile ile birkaç kez telefonda hasbihal ettik, Nuri Bey’le…

Peki, ne vardı bu dilekçede? Nuri Bey, Ankara, Çankaya ilçesi sınırları içinde bulunan Yukarı Ayrancı Mahallesi’ndeki Yukarı Ayrancı Merkez Camii’ne kurulan “baz istasyonlarını” şikâyet ediyor, bu cihazların insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinden söz ediyordu.

Ne cevap verdi Diyanet, bu dilekçeye?

Hep beraber okuyalım:

“Ulaştırma Bakanlığı’ndan lisans alan GSM firmaları, meskun mahallerde genellikle apartman ve diğer bina çatılarına kurulmakta olan baz istasyonlarının, doğal kule görünümünde olan cami minarelerine de kurulabileceği düşüncesiyle başkanlığımıza da müracaatta bulunmuşlar.”

Diyanet, farklı raporları, makaleleri ve Sağlık Bakanlığı’nın da yazılarını dikkate alarak bu konudaki taleplere olumlu yaklaşıldığını ifade ediyor, cevabi yazıda. Ve şunları ekliyor:

“Bunun üzerine; Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı, Maliye Bakanlığı, Milli Emlak Genel Müdürlüğü ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında ilki 01.10.2001, ikincisi 21.12.2006 tarihinde akdedilen protokollerle, camilere cep telefonu baz istasyonu kurdurulması konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı’na yetki,  Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hizmetlerini desteklemek amacıyla kurulmuş ve Bakanlar Kurulu’nca vergi muafiyeti tanınan Dini ve Sosyal Hizmet Vakfı’na para tahsili konusunda görev verilmiştir. Bu yetkiye istinaden Diyanet İşleri Başkanlığı ile GSM firmaları arasında genel amaçlı protokoller akdedilmiştir. Baz istasyonu kurulan camilerden elde edilecek brüt kira gelirinin yüzde 3’ü arz bedeli olarak ilgili vakıf tarafından Hazine’ye, yüzde 5’i ilgili müftülüğe ödenecek olup, geriye kalan meblağ; yüzde 50’si baz istasyonu kurulu bulunan cami derneğince, yüzde 50’si Dini ve Sosyal Hizmet Vakfı’nca kullanılacaktır…”

***

Baz istasyonlarının sağlığa olan etkisi bugüne kadar çok tartışıldı. Cami minarelerine konulanları da… Ama benim dikkatimi çeken Diyanet’in verdiği cevapta minareler için kullandığı ilginç tabir; Diyanet minarelere “Doğal Kule” tanımlaması yapıyor.

Sizce de ilginç değil mi!

TÜKÜRÜK!

Futbolcuların oyun esnasında sahaya tükürmelerine yıllardan beri gıcığım! Böyle “hoort” diye ağızlarında ve hatta burunlarında ne varsa çim sahaya boca etmeleri ve sümkürmelerine öteden bu yana -yalan yok- ifrit oluyorum!

Her şeyden önce son derece çirkin bir görüntü sergileniyor… Bu durumu spor yazarları dahil, futbol dünyasının pek eleştiri konusu yapmaması da ayrıca dikkatimi çeken bir durum…

Futbolcuların yere tükürmeleri şu aralar daha bir gündemde; zira “Rusya 2018 Dünya Futbol Şampiyonası” dolayısıyla milyonlarca futbolsever ekranlarda… Görüyorsunuz…

Futbolcuların yere tükürerek kötü örnek olduklarını düşünüyorum, hele hele çocuklara…

***

Tam da konu gündeme gelmişken…

“Tükürük” ve “Vakıflar” arasındaki bir bağlantıyı burada hatırlatmak istiyorum.

Nasıl bir bağlantı olabilir ki; “Tükürük” ve “Vakıflar” arasında!

Osmanlı’da vakıflar aracılığıyla yapılan hayır hizmetlerinin tatbikatında riayet edilen en mühim hususlardan biri de, yardım eden ve edilenin birbirlerini tanımamalarıydı. Bu sayede hayır sahipleri riyadan kurtulup daha makbul olan gıyabi dualardan da hissedar olmuşlardır. Bu yardım mescidler ve tekkeler vasıtası ile tevzi edildiğinden, halkın inanç dünyasının güçlenmesine de vesile olmuştur.

Bu hassasiyetin en güzel tezahürlerinden birini, cennetmekân Fatih Sultan Mehmed Hazretleri’nin vakfiyesindeki şu satırlarda görüyoruz:

“Ben ki İstanbul fatihi abd-i aciz Fatih Sultan Mehmed; bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un taşlık mevkiinde kâin ve mâlumu-l hudud olan 136 bab dükkânımı aşağıdaki şartlar müvacehesinde vakf-ı sahih eylerim. Şöyle ki:

Bu gayr-i menkûlatımdan elde olunacak nemalarla, İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki, ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Bu sokaklara tükürenlerin, tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki, yevmiye 20’şer akçe alsınlar.

Ayrıca 10 cerrah, 10 tabib ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasbeyledim. Bunlar, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar, bilâ istisna her kapıyı vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası, şifayab olalar. Değilse, kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Daru’l-Aceze’ye kaldırarak orada salah bulduralar…”

Ne dersiniz, sahalarda tüküren futbolcuların hemen arkasından çimlere kireç tozu ve kömür külü dökecek görevliler mi tayin edilse…

***

Bu vesile ile Fatih Sultan Mehmed Han’ın vakıf talimatnamesinin ayrıntılarının da yer aldığı, Recep Babacan’ın kaleme aldığı “Hilafet İncisinin Sedefleri” isimli kitabı öneririm. (İsteme adresi: Erman Basım Yayın Dağıtım, Tel: 0216 4988918)

MESAJ PANOSU

Adnan Bey, senin bu güzel yazıların beni adeta mest ediyor. Çok ama çok güzel düşüncelere sevk ediyor. O tatlı insanları bize duyurman, tanıtman, yâd etmen o kadar güzel ki, anlatamam. Gazetemde her gün senin farklı konuları ele alman ne hoş. Yazında Kemal Temel abimizi satırlara alman beni ağlattı. Mücadele insanı buna denir. Azimli, kararlı olan kazanıyor. Saygı ve selam ile Allah’a (c.c.) emanet ol. (KADİR ÖZTAŞ)