“Bu ülkenin evlatları asırlar boyu mektebe besmele ile başlar. Siz geldiniz besmeleyi kaldırdınız, ne koydunuz yerine? Türk’üm, doğruyum, çalışkanım. Sen bunu söyleyince öbür taraftan da Müslüman evladı, ‘Ya öyle mi, ben de Kürt’üm, daha doğruyum, daha çalışkanım’ deme hakkını kazandı ve böylece siz bu ülkenin insanlarını birbirlerine yabancılaştırdınız.” (Erbakan, 1994, Bingöl Konuşmasından)

Eğer insanlar, milliyetçilikten eskimiş cahili adetlerin diriltilmesini, geçmiş masalların canlandırılmasını, yerleşmiş faydalı medeniyetin silinmesini, İslam inancıyla milliyetçilik davası arasındaki ilişkinin koparılmasını, yıkılıp gitmiş cahiliyye adetlerine dönmeyi kastediyorlarsa bu tip bir milliyetçilik çirkin, aptalcasına ve akıbeti kötü bir milliyetçiliktir.

Bu milliyetçilik, doğulu milletleri şiddetli bir düşmanlığa götürür. Aynı zamanda da maddi varlıklarının yok olmasına, değerlerinin azalmasına, en mühim özelliklerinin, şeref ve asaletlerinin en mukaddes görüntülerini kaybetmesine yol açar. Ancak onların böyle davranması Allah’ın dinine hiç bir zarar vermez.

“Eğer Allah’a ibadetten yüz çevirirseniz, sizin yerinize başka bir kavmi getirir. Sonra onlar sizin gibi (itaatten çıkmış) olmazlar” (Muhammed, 38).

Eğer milliyetçilikten diğer milletleri küçümseyerek onlara düşmanlık yapıp onların aleyhine kendi milletlerinin yücelmesi için daha önce Almanya’nın ve İtalya’nın yaptığı gibi mücadelede bulunmayı kastediyorlarsa bu çirkin bir iddiadır ve akılla, insanlıkla alakası yoktur. Zira her millet bu manada kendi üstünlüğünü iddia eder. Bunun manası hakikatle alakası olmayan ve hiç bir hayır getirmesi mümkün olmayan bir vehim uğrunda insanların birbirleriyle çekişmeleridir.

Müslüman Kardeşler, Arapçılık, (Kürtçülük, Türkçülük), Fenikecilik, Suriyecilik iddiasında bulunmazlar. İnsanların bir birleriyle çekişmek için kullandıkları isim ve lakapları kullanmazlar. Onlar insanların en mükemmeli ve insanlara hayrı öğreten muallimi Allah Resulünün (sallallahu aleyhi ve sellem) cahiliyye adetleriyle övünmeyi yasaklayan şu sözüne kulak verirler:

“Allah indinde en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır. Arabın Arap olmayan (acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Beyaz derili olanın siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, siyah derili olanın da beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takva iledir” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 23489).

İnsanların tümü tek bir babadan, Âdem’den türemişlerdir. Bunun için de bütün insanlar eşittir. İnsanlar ancak amelleriyle, yapıp ettikleriyle üstünlük kazanabilirler. Bu manada onlara gereken şey hayırda yarışmaktır.

İşte iki sağlam prensip. Eğer insanlık bu iki prensip üzerine dayanırlarsa en yüksek derecelere ulaşırlar. Bütün insanlar Âdem’dendir ve birbirlerinin kardeşleridirler. Bu nedenle birbirleriyle yardımlaşmaları, birbirlerini desteklemeleri, birbirlerine merhamet etmeleri, hayır yolunda birbirlerine yol göstermeleri amellerde yarışmaları ve insanlık iyice ilerleyinceye kadar her alanda gayret göstermeleri gerekir. İnsanlık için bundan daha kapsamlı bir anlayış, daha faziletli bir terbiye yoktur.

Bununla birlikte her milletin kendine özel fıtri özelliklerinin olduğunu da inkâr etmiyoruz. Biz biliyoruz ki her milletin faziletler ve karakter bakımından ayırıcı özellikleri ve belli bir miktar nasibi vardır. Bu konuda milletler derece derecedir.

Fakat bunun manası, milletlerin üstün vasıflarının onları düşmanlığa sevk etmesi değil, aksine her milletin yaratılışın öncesinde üstlendiği vazifeleri yerine getirmeye gayret göstermeleridir.

Zannederim ki, yeryüzünde yaşayan milletler arasında, Resûlüllahın (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabının oluşturduğu o küçücük topluluğun anladığı şekilde bu manayı anlayan bir millet bulamazsın. (H. El-Benna, Risaleler).