SOSYOLOJİ, bilimin öngördüğü nitelikler gereği, genel olarak toplumu bir olgu bağlamında kavramaya ve açıklamaya çalışır. Olguyu da toplumsallık temelinde ele alır. Böylece doğal olguyla toplumsal olgu ayrımına varılır. Oysa, sosyolojinin bilim kimliği kazanma sürecinde genel olarak olguyu, “doğal olgu” düzleminde anlama yaklaşımları ağırlıktayken, kaçınılmaz olarak doğa bilimlerinin yöntemi toplum bakımından da geçerli sayılmıştı. Birçok itiraz, tartışma, eleştiriler ve öneriler sonucunda doğal olgudan bütünüyle ayrı mahiyeti içkin olan toplumsal olgu kavramı kabul görecek ve yerleşecektir. Böylece olgu kavramı yoluyla toplum ve toplumsal olgu sosyolojinin ana konusu mahiyet ve niteliğini kazanacaktır.
Sosyal ya da kültür bilimlerinin yöntemi yanında konuları, bu konuların bağlantıları, bu bilimlerin birbirleriyle ilişkileri, hareket noktalarına, yaklaşımlara, kabullenilen ilkelere ya da inanç veya felsefi görüşlere göre farklı açıklamalara, anlayışlara, yorum ve değerlendirmelere yol açacaktır. Ancak bu, kültür bilimleri alanında ortak kavramların, paydaların, kuram ve görüşlerin olmadığı anlamına da gelmez. Farklılıklar, konuların, dolayısıyla insan ve topluma ilişkin sorunların daha geniş ve derinlemesine anlaşılmasına imkân hazırlayabilir, yanlışlıkların giderilmesini sağlayabilir. Sözgelimi toplumu bir organizma olarak kavramaya çalışan anlayış ve kuramların yetersizliğini, toplumu bir ilişkiler sistemi olarak tanımlayan yaklaşımlara ve kuramlara bakarak tespit edebiliriz. Ya da Weber’in “ideal tip” kavramlaştırması temelinde “eylem” olarak toplumun anlaşılması ve açıklanması yapılabilir. Özetle toplum olgusu, toplumsal gerçeklik şeklinde nitelenebilecek bir takım kategoriler, örüntüler, kurumlar vb. aracılığıyla kavranabilir. Bütün bunlara dayanarak toplumu bir değerler bütünü olarak tanımlama imkânı vardır.
Toplumsal gerçeklik dolayısıyla toplumsal değişim de, başta sosyoloji olmak üzere kültür bilimlerinin en temel sorunlarından birisidir. Bu çerçevede son birkaç onlu, özellikle son onlu yılda, toplumumuzda bir değişim sorunu söz konusudur. Ancak bu değişimin, toplumun yapısından mı, yoksa örüntülenmiş dış etkenlerden mi kaynaklandığı, ne türden bir yönelim içinde olduğu ve nasıl bir amacı hedeflediği gibi soruları bulanıklaştırıcı nitelikte olduğu sezilebiliyor şimdilik. Bu noktada toplumun yapısına, kurumlara ve değerlere yeniden bakmak hayati derecede önem arz ediyor. Gerçekten toplumun kendine özgü kültürel yapısıyla dıştan baskılanan etkenlerin, özellikle kurumlar ve değerler ölçeğinde ciddi bir çatışma yaşadığı ve bunalıma kaynaklık ettiği gözlenebilmektedir. Kurumlar düzleminde iktisadi, siyasi ve hukuki alanda bu gözlem daha belirgin nitelikte ortaya çıkmaktadır. Sözgelimi “vahşi kapitalizm” iktisadi politika olarak uygulanırken, bunun kaçınılmaz olarak ortaya çıkaracağı yoksulluk sorunu, sözde “ahlaki” görünümlü davranışlarla örtülenmeye çalışılmaktadır. “Kömür ve gıda yardımı” adı altında yapılan davranışlar, üzerinde düşünüldüğünde yoksulluğun bir “alınyazısı” şeklinde algılanması yanında, insanın haysiyetini ve onurunu, en azından küçük düşürücü bir niteliğe dönüşmektedir.
Siyaset kurumuna bakıldığında, toplumun yapısını ve değerlerini çürütücü bir propaganda mekanizması şeklinde işletilmektedir, denebilir. Döneminin Fransız yazarları tarafından “ahlaksızlık” ile suçlanan Machiavelli, sanıyorum bugünkü siyaset kurumuna, kuşku duymadan “ahlaksız” tanımını yapardı. Çünkü son çözümlemede o bile, siyaseti değil, yeni bir yöntem olarak uyguladığı deney ve gözlem yöntemiyle “iktidar” olgusunu kendi bağlamında tahlil etmeye çalışmıştı. Ama ilişkisini, ahlak, din ve hukuktan tam olarak kopartmayarak, iktidar olgusunu, evrensel bir ilke şeklinde tanımladığı insan doğasından çıkarttığı “bencillik”e dayandırmak istemişti.
Bütün bunları dikkate alarak toplumumuzun yapısı, kurumlar ve değerler itibariyle, Saadet Partisiyle Büyük Birlik Partisinin “Milli İttifak” söylemiyle seçime girme kararının önemli bir adım olduğu söylenebilir.