Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada yayılan bir görüntü vardı. Tam bir yürek sızlatan görüntü! Bir doktorun, sabahın yeni yeni aydınlanmaya başladığı bir vakitte çektiği fotoğrafta, yolun kenarındaki refüje oturup uyuyakalmış küçücük bir çocuk görünüyordu. Yanından vızır vızır arabalar geçerken, sabahın daha erken bir vaktinde dışarıda, bir başına oturan ve uyuyakalan bir çocuk! Muhtemelen de Suriyeli bir çocuk!
İnsanların yaşadığı dramlar, bizim için sadece bir “haber”, bir “görüntü” olarak kalsa da, bir anlık üzülüp, düşünüp bir an sonra önemsemez hale gelsek de, bu çağa ait bir “insanlık dramı”dır bu ve benzeri görüntüler.
Oradaki çocuk Suriyeli veya değil, ortadaki “insani vahamet” olduğu gibi yerinde kalacak. El kadar bir çocuğun, sokak ortasında tek başına dilenmesi gibi bir “kara leke” alnımızda duracak. Suriyeli olsa o çocuk, iç savaşın ve işgalin neden olduğu travmadan, bu toprakların bir ferdi olsa garibanlıktan, yoksunluktan dem vuracağız. Öyle veya böyle olması meselenin başka veçheleridir. Asıl mesele, bu topraklarda her kim olursa olsun, böylesi bir mazlumiyete düşmemesi olmalıdır.
Suriye’deki iç savaşla birlikte milyonlarca kişi Türkiye’ye aktı ve bu kadar çok sayıda insanla başa çıkmak gerçekten de kolay değil. Ancak, büyükşehirlerimizde benzer manzaraları Suriye göçünden önce de görüyorduk. Ve işin kötüsü hala da görüyoruz. Ya ailelerinin zorlamasıyla ya da garibanlıktan dolayı yol kenarlarında, üst geçitlerde, orada burada dilenen, avuç açan, para isteyen el kadar çocuklar görmekteyiz.
Günlük hayatta çok sık rastlıyoruz benzer görüntülere. 4-5 yaşında çocuklar, üst geçitlerde buz gibi zeminlere oturup sabahtan akşama kadar dileniyorlar. Ellerinde idareten tuttukları birkaç mendille önüne gelene yanaşıyorlar veyahut. Bir düşününce, hayatlarının daha başlangıcında hayatları karardı kararacak bir noktaya gidiyor bu yavrular.
Yanınıza yanaşıp birkaç lira isteyen gençler var mesela. Yirmili yaşlarda, güya yolda kalmış, gerçekte ise toparlayabildiği parayla uyuşturucu, tiner vs alma amacındaki yitik insanlar… Maazallah, o küçük çocuklar bu karanlık yoldan çıkmazlarsa muhtemelen bu gençler gibi bir çıkmaza sürüklenecekler, belki de çok daha kötüye savrulacaklar.
Ekonomik açıdan işgücü kaybı vs gibi teknik ve sevimsiz terimlerle düşünmeyip, meselenin insani noktasına bakalım. Evet, bu gençler işsiz, ekonomiye katkıları yok, üretmiyorlar vs vs… Ancak, gerçekte bunlar yitik insanlar. Kararmış veya kararmaya yüz tutmuş hayatlar. Her bir hayat, her bir insan değerli, bunların ziyanı en büyük kayıp değil mi?
Dikkat ediyorum, bir yerde gördüğüm o el kadar dilenci çocuklar veya uyuşturucu parası isteyen gençler, sürekli aynı yerde aynen devam ediyorlar. Kimse müdahale etmiyor, kimse yardım eli uzatmıyor demek. “Kimse”den kasıt, elbette kamu idaresidir. Belediyeler, bakanlıklar, polis vs bu korkunç savruluşa bir müdahalede bulunmak mecburiyetinde değil midir?
“Kayıp gençlik”, “kayıp nesil” diye bir tehlike, tam da böyle bir şey değil mi? Misal, devletin resmi istatistiklerine bakalım. işsizlik kayıtlarına girmeyen, ancak “ne çalışan ne okuyan” 5.5 milyon genç gibi bir realite söz konusu. Adeta “arafta” bir kitle. Yönünü tayin edememiş, ne yapacağını bilmeyen, bir şey yapmayan ve her türlü tehlikeye, belaya da açık bir kitle! Halihazırdaki gençlere bile adamakıllı bir gelecek sunamazken, bir de böyle “yönünü kaybetmiş” bir kalabalık ne büyük bir tehlikedir. Bunun için endişe etmek gerekmez mi?
İnsani ve İslami açıdan, hiçbir ferdi “kaybetmeyi”, “ziyan olmasına göz yummayı” kabul etmememiz gerekiyor. Bu dünyada bozuk olan şeyleri düzeltmeye talipsek eğer, bu işe en başta insandan başlamak ve her bir ferdin bir “değer” olduğunu kabul etmemiz gerekecektir muhakkak.
Meselemiz kişisel değil, tüm insanlığın derdiyle dertlenmeye talibiz ne de olsa…