Fabrika iflasta ayarı aranıyor

UNUTURSUN DİYE ÇOK KORKUYORUM, SADECE BİR ŞARKI ADI MIDIR?

2002, 2002, 2002... Bugüne kadar yapılan bütün genel seçimlerden birinci parti çıkmış AKP’nin, iktidar oldum demesinin başlangıcıdır 2002 tarihi.

İlk AKP hükümetinin Başbakanı Sayın Abdullah Gül, ikinci AKP hükümetinin de Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısıdır.

Bugün önemsiz gibi algılanacak bu küçük ayrıntıyı hatırlatmamızın bir sebebi var. Bu sebep, Sayın Abdullah Gül ile eşit üne sahip Sayın Bülent Arınç’ın, edebiyatımızdaki “Körlerle sağırlar” veya “Şıracı-Bozacı” ikililerini tedai ettiren son demecinden haberli olmamız değil. Oraya daha sonra varacağız.

Cumhuriyet Gazetesi yazarı Sayın Barış Pehlivan’ın 26 Ekim 2021 tarihli ve “Gül’ün unutmak istediği kararı” başlıklı yazısının içimizi bir daha kanatmasından ziyade, ülkemde ve insanımızda yaptığı tahribatın tahminleri aşan boyutlarıdır bahse konu edeceğimiz sebep.

2002’de iktidar olanların 2003’te destekçilerine yaptıkları bir ödeme türünü, yazısının daha ilk paragrafından okutarak başlamış gazeteci Barış Pehlivan makalesine. Aynen alıyoruz.

“Abdullah Gül, Dışişleri Bakanıydı. 2003’te bir genelge hazırlamıştı. Tüm büyük elçilerimizden bulundukları ülkelerdeki Fetullahçılarla işbirliğinde olmasını istemişti. Örgütün okullarının ‘Türkiye Kurumu’ olarak tanıtılması talimatını vermişti.”

“Ne istediniz de vermedik” çuvalının en dibinden çıkarılmış bir evrak-ı metrukenin muhtevası mıdır, Sayın Pehlivan’a bizim hiçbir kayıt ve şartta katılmayacağımız “Gül’ün unutmak istemesi”ne inanmışlık ifadeli o başlığı yazdıran gerekçe.

Hayır!

Hemen sonraki paragrafta bu genel bilginin çok özel bir halinden örnek var. Özetliyoruz: Yıl 2008. Kırgızistan’daki ABD Büyükelçisinin, T.C. Büyükelçisi Serpil Alpman’dan, Fetullahçılarla ilgili eleştirilerini ve endişelerini bizzat duyduğunu gizli bilgi olarak ülkesine iletmesinin ardından, Sayın Gül becerebildiği gereği yapar, elçimizi görevden alarak merkeze çeker.

Arşivin unutmadığını vurgulayarak nokta koyan sayın gazeteci Pehlivan’ın yazısının başlığına katılmadığımızı bir kez daha tekrarlarken, haberleşme ağı dolayısıyla yaşadığımız hayret ve şaşkınlığımızın hoş görülmesini isteriz.

Menfaatlendiğimiz benzeri bir olayı, yıllar önce ilgilisinin ağzından bizzat duymuş olsak da...

12 Mart Muhtırası’nın başarısız hükümetleri zamanında dünyada yaşanmış 1973 petrol krizinden sonra kurulmuş MSP– CHP koalisyonunun bakanlarından, Sayın Abdullah Gül’ün yetişmesinde de emeği olan merhum Korkut Özal’ı dinlemiştim MTTB’deki bir sohbet toplantısında.

O yaştaki bilgilerimin çok ötesinde bir gücü vardı duyduklarımın. Merhum Bakan, petrol krizinden nasıl çıktıklarını veya korunduklarını anlatmıştı.

Ülkelerarası petrol ticaretinin şartlarının çok ağırlaştırıldığı o yıllarda şöyle bir ek bilgi sunmuştu bizim zihnimize: Akdeniz’de petrol satan korsan tankerler var. Ben onlarla temas sağladım ve rafinelerimize tonlarca petrolü boşalttırdım.

Yapılan işlemin meşruiyetine en ufak bir şüphe duymazken, merakımızı ayaklandıran, tankerlerin nasıl bulunduğu ve temasın nasıl sağlandığı sorularıydı. Şehirlerarası telefonların postanelerde bir gün beklemeli ancak gerçekleştiği o günlerde basit de olsa cevap aradığımız böyle sorularımız vardı.

Cumhuriyet yazarından Sayın Abdullah Gül icraatını okuyunca hatırladığım merhum Özal’ın anlattıkları arasında paralellik ve benzerlik kurmamı da hoş görsün okuyucularımız.

ÖZE ARABALARLA DÖNMEK

Patlatılan AKP’li haberlerinden biri de Sayın Bülent Arınç’ın özne olduğu bir toplantıdan çıkarılmış. “Öze dönüş platformu” çağırmış, o da konuşuvermiş. Özden uzaklaşıldığını, davetçi platformcular gibi peşinen kabul etmiş olmalı ki, özümüze döneriz, fabrika ayarlarına yani, diyerek bitirmiş sohbetini. Sözlüklerde, dönme eylemi ve biçimi izahıyla kaydedilen “Dönüş” adı üstüne Yeşilçam filmleri çekildi; Almanya’larda aradığını bulamamış işçilerimizin trajedilerinin konu edildiği.

 AKP, özünü nereye bırakmış da oraya dönüyormuş? Ne zaman bırakmış, nasıl bırakmış? Zorla mı bırakmış, gönüllü mü bırakmış? Dahası, bıraktığı adres, bıraktığı yerde, bıraktığı gibi mi duruyormuş? Benzeri sorulara elbette Yeşilçam dökümanlarıyla cevap aramayız, lakin “Dönüş” kelimesinin yaydığı pişmanlığı da AKP’lilerin kabulde artık zorlanmadığını biliyoruz.

 “Arabasında kokain çeken adamı genel merkeze almışsın. Ben olsam 30 kilometre yakına yaklaştırmam. 2015 sonrasında olmadığım için hiçbir mesuliyet kabul etmiyorum. İnşallah özümüze döneriz. Fabrika ayarları deniyor ya, ondan bahsediyorum.”

 Sayın Arınç’ın “Okumuş çocuk”luk iddialı Nazım Hikmet, Sabahattin Ali fikirlerini ve ağabeylik havasıyla yeni partiler kuran eski arkadaşlarına söylenmiş öğütlerini önemsemediğimizden, bu cümlelerini aldık; onu tam ve doğru yazmak borcumuz için.

 “Arabasında kokain çeken adam.”

“Herkesin evinde araba var” söylemine bir gönderme olduğunu sanmadığımız bu Sayın Arınç cümlesinde geçen “Kokain” ve “Kokain çeken adam” tanımlarının tarihe AKP devrinde ve kurucu, etkili, yetkili ve ünlü bir AKP’li ağzından kaydının düşülmesini bir düşünsün insanlarımız, isteriz.

 Kokain çekmenin cezasızlığına karşı olmak böyle mi anlatılır hukuk dilinde? Hukukçu Sayın Arınç’ın tercihi partisinin genel merkezini korumaya yönelik hem de.

“Ben olsam 30 kilometre yakına yaklaştırmam.” Neden 30 kilometre? Ve neden 30 kilometre ötedekiler tehlikede olmuyorlar? 30 kilometre ötedeki AKP’liler, gibi bir tanım da mı girsin istiyor Sayın Arınç siyasi literatürümüze.

 “2015 sonrasında olmadığım için hiçbir mesuliyet kabul etmiyorum.”

 Hukukçu olduğunu bir kez daha vurgulayacağımız Sayın Arınç, geleceğe yatırım amaçlı seslendirdiği bu cümle ile sıyrılacağını, kurtulacağını, sorulara muhatap olmayacağını mı sanıyor; yoksa, şairimize “Sen herkesi kör, alemi sersem mi sanırsın” dedirten bir hale mi düşmüştür?

 Sanki 2015’ten öncesinin hesabını millete yüz akı ve gönül rahatlığı ile vermiş/verecekmiş gibi 2015 sonrasını gündem eden Sayın Arınç, partisi AKP’yi hatalı bulduğunu, suçladığını böyle itiraf ediyor.

“İnşallah özümüze döneriz. Fabrika ayarları deniyor ya, ondan bahsediyorum.”

 Bu yazımızda son itiraz edeceğimiz yol gösteren, akıl veren Sayın Arınç cümleleri bunlar. Özlediği özlerinin, “Ben buraya çaycı olmaya geldim” dediği AKP günlerine ve gözyaşı döktüğü “ortaklı” icraatlarına mı dayandığını merak etmeden bir soru yöneltelim Sayın Arınç’a.

“Fabrikatör kim yahut kim idi?” Ayarlı fabrika, birbirinin eşi ve benzeri üretimler yapan fabrika ise, Sayın Arınç gibi bir imalatın millete ne faydası olacaktır? İlki, “Sorumluluk almam” denilerek bizzat ve şahsen reddedildiğine göre.

KİMİMİZ ÖLDÜK, KİMİMİZ NUTUK SÖYLEDİK

Muhsin Yazıcıoğlu’nun arkadaşlarından Selçuk Özdağ ve Veli Toprak bir kitap yayımlamışlar: “Son Alperen Muhsin Yazıcıoğlu’nun sır görüşmeleri” adı ile. Tanıtım yazılarındaki Sayın Abdullah Gül’ün değerlendirmeleri dikkatimi çekti. Satışa etkisi olur umuduyla alınmış bu beyanat 2009 yılının Türkiye’sini unutulmayacak belgelerle resmetmektedir.

 “Devlet Denetleme Kurulunu görevlendirdim, çok sıkı talimatlarım oldu. Onlar da çok çalıştı, rapor da yayımlandı. Bunlar savcılığa, ilgili kurumlara verildi. O ara bu çalışmalardan rahatsız olanlar oldu. Bana da iletildi.”

Aralarında Muhsin Yazıcıoğlu’nun da bulunduğu 6 kişiyi taşıyan helikopterin Göksun’un Çardak beldesi yakınlarına düştüğünü AA duyururken... İlk açıklama Kayseri valisinden. Bizzat başlarındaymış gibi anlatıyor: Ekipler olay yerine ulaştı. Yazıcıoğlu yaralı, şuuru açık. Hastaneye gidiyorlar. Yarım saat sonra da Kayseri Tıp Fakültesinden bir yetkili, onları iyileştirmek için gerekli hazırlıkları yaptık, diyor.

 Başbakanlık Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü de, ki resmi bir kurumdur, yazılı açıklamada bulunuyor: Koordinatlar belirlendi, arama kurtarma ekipleri sevk edildi.

 Bütün bunlar harıl harıl ve gürül gürül olurken, kazazede İsmail Güneş de telefon ile 112 acil çağrı merkezini arıyor, hem de 7 kez. “Şarjım bitiyor, burası çok soğuk üşüyorum. Hâlâ bulamadınız mı yerimizi?” diye sora sora.

 “3 bin asker, korucular, kurtarma ekipleri, helikopterler bölgeye sevk edilmiş, bölge karış karış aranıyor” iddialarının aksine, 17 köylümüz 48 saat sonra Keş dağındaki kaza mahalline varıyor ve 6 kişinin cansız bedenine ulaşıyordu.

Şubat 2010’da kazayla ilgili Meclis araştırma komisyonu kurulur, raporu yayımlanır. Komisyonun raporu tatmin edici bulunmayınca partililerin girişimleri sonucu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül devreye girer, talimatı üzerine Devlet Denetleme Kurulu da olayı inceler. Sayın Gül’ün “Çok çalıştılar” dediği Kurul üyelerinin yazdıkları rapordan yapılan haberlerin bir paragrafını buraya alıyoruz.

 “Arama kurtarma çalışmalarında eldeki imkanlar (Binlerce asker, sivil savunma ekibi, korucu ve diğer vatandaşlar) etkinlikle kullanılmamış olup, eldeki tek bilimsel veri olan TİB’den alınan bilgi ve bu bilgiye dayalı olarak oluşturulan haritalar, arama kurtarma çalışmalarında dikkate alınmamıştır.”

 Hal bu ise,

Rahatsız olanlar varmış yine de, Sayın Gül’e dahi iletmişler, rahatsızlar rahatsızlıklarını.

 Sonra ne mi olmuştu Türkiye’de?

NOT: Bir yetkili (Bakan,Başbakan,C.Başkanı) O gün olay mahalline gitseydi.. Sayın Arınç’ın buyurduğu ‘’Bu günkü iktidarı hizaya sokacak güçte idi’’ tesbitiyle düşünürsek yani…     

BEN NE YAPAYIM RAFLARI BOŞALMIŞ AVRUPAYI?

 AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan konuşuyor: “Şu anda Avrupa’ya bakalım, İngiltere’de raflar boş, Avrupa’da boş, Amerika’da raflar boş. Bizde bolluk bereket yoluna devam ediyor.”

Bir çocuk, bir ilkokulun üçüncü sınıfında bir şiir okuyor: Çocuk gönlüm kaygılardan azade / Yüzlerde nur, ekinlerde bereket / At üstünde mor kaküllü şehzade / Unutmaya başladığım memleket.

Bir kadın, kocasının coğrafya bilgilerini matematikle ölçmekte: Neden sadece Amerika ve İngiltere’nin adı anılıyor? Alış veriş salgını rafları boşalttırmışsa, toptancıları boykot mu yapıyorlarmış?

 Bir marketçi çalışanlarını azarlamakla meşgul: Artırın etiketlerin üstündeki rakamları, artırabildiğiniz kadar. Millet ucuz görsün, toplasın götürsün, yok öyle. Biz Sayın Cumhurbaşkanı’mızın yanındayız. Raflarımız dolu dolu olmalı.

 Bir adam karısına mazeret üretmekte. Hanım, şu sıralar marketlerden alış veriş yaparsak, muhalefetin eline koz vermiş oluruz. Biraz daha sabredelim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT ve genel af çıkar mı?