Recep’in kahvesinde o gün duyduğum ve kara mizah örneği diyeceğim değerlendirmeler, yorumlar vardı.

Sayın Bahçeli, “Üç arkadaşımla İmralı’ya giderim” dediğinde, önümdeki masada oturanların sakallısı, masanın ortasına doğru uzanmış ve kulaklarını yaklaştıran arkadaşlarının duyacağı bir frekansta fısıldamıştı.

“Üç kişiyle gidecekmiş. İpi de götürmesinler?”

Gülüşmeler arasında kravatıyla oynayan, parmağına dolayan gencin yaptığı yoruma ben de şaşırdım. Galiba örneği kendisiydi.

“Sigara paketini bir attım, bir daha elime almadım derler ya. İşte onun gibi say. İpi meydanda bir attı, bir daha eline almadı galiba.”

Sayın Bahçeli, alkışlama vaktini bekleyen parti mensuplarına “Bana izin veriyor musunuz?” diye sorduğunda ise, yorum yapan kahve müşterisi hastane randevusu aldığına sevinen, gözlüğü tek camlı adamcağızdı. Aynen not etmiştim dediklerini.

“Bir ay önce Bülent Arınç ben giderim, demişti. Ona cevap veriyor şimdi. Benim önüme geçemezsiniz, diyor.”

O gün Recep’in kahvesinde dinlediğim yorumların bana bir çağrışımı, bir kazandırdığı olmalıydı; Recep ustaya iki çay parası borçlanmıştım çünkü.

Bir ret, bir karşı duruş saydığımda tavırlarını o insanların, doğru yere vardım.

Hatırladığım bir Demirel iddiasıydı, yol göstermesiydi. Not aldığım yerde, tarih de yazılıydı.

1966’da, iktidarının ikinci yılında partisinin bir il kongresinde yaptığı konuşmadan bir cümle gazetelerde ilk sayfa manşeti yapılmıştı.

“Milletin direnme hakkı vardır!”

Recep’in kahvesi müdavimlerinin latifelerini, direnme hakkının tezahürü olarak düşündüğümde, daha rahattım.

Direnme hakkını Sayın Bahçeli de kullanıyordu. Yazarımız Şaban Turhal’ın makalesinin altına koyduğu iki gazetenin birinci sayfası Sayın Bahçeli’ye tahsis edilmişti.

“Terör bitsin de

Varsın sonumuz darağacı olsun!”

40 yıl önce değil, 25 yıl önce değil, yakalandığında değil, neden şimdi diye soran Şaban Turhal, terör üzerinden siyaset üretiminin dökümünü yaparken, darağacı romantizmi demiş Sayın Bahçeli’nin son arzusuna. (27.11.2025)

“Ben giderim” yarışının yapıldığı o gitmelerin neticesini, olumlu hayal edelim ve terörün bittiğini, Sayın Bahçeli’nin “Bitsin de” dediği günlerimizi bir an hayalimizde canlandıralım.

Sayın Bahçeli sanki terör bittiğinde Türkiye’nin güllük, gülistanlık olacağına inanmıyor gibi.

“Varsın sonumuz darağacı olsun!”

İnsanımız terörsüz Türkiye’de yaşamını sürdürürken, ne olacak da Sayın Bahçeli’nin arzusunu yerine getirecek ve neden yapacak bunu?

“Benim iki gömleğim var; biri bayramlık, diğeri idamlık” fantastik cümlesiyle zatını uçurulmuş balon havasında anlatan, demokrasiyi asma fiilli kabullenen ve ihtilalcileri meşru görerek teşvik eden T. Özal’ın örnek alınması, artık bir önceki asırda kalmalı.

Sayın Bahçeli’nin etkileneceği siyasetçinin rahmetli Erbakan olacağı günler çabuk gelsin, istiyoruz.

Ona da yakışabilir, ‘’Bana ne Amerika’dan’’ demek!

Necati

Bu da son arzulu kahraman heykelimizdir.

Lİ-LI MENSUPLUK EKİDİR BAHÇELİ - İMRALI GİBİ..

“MHP lideri Bahçeli gazetecilerle kahvaltı yapmış, yapabilir. Meclis’te grubu olan bir partiden gazetelere yeteri kadar haber ve hareket yönlenmiyorsa, siyasetin konuşulduğu kahvaltılar bir hatırlatmadır: Size ilginç gelecek ne söyleyebilirim?

Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda söylemiş Bahçeli Bey dikkat çekecek cümleleri.

‘Halkın seçmesinde risk vardır. Etnik vurgulama ile istismar edilebilir.’

Özü, özeti budur dediklerinin.

Halkını, kendi cumhurbaşkanını seçmeye yeterli görmemesi bir muhalefet liderinin; kahvaltısını yedik, çayını içtik ötesini karıştırmayalım diyen gazetecilerin sorgusundan kurtulması kadar basit midir?

Etnik istismar olabilir.

Yani

Bahçeli Bey ve partisinin istemediği etnik kökene sahip biri de kullanıverirse bu seçilme hakkını...

İnsanların etnik kökenini belirlemek için Bahçeli Bey’in elindeki ölçü nedir?”

17.12.2011 tarihli ve “Etnik, etnik; ne ettik?” başlıklı yazımızın girişiydi bu okuduğunuz kısım.

Yaşadığımız son Temmuz’daki Sayın Bahçeli isteği ise henüz hafızalardan silinmedi.

“Cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun; biri Kürt, diğeri Alevi olsun!”

İki yüz küsur üniversitemizin sosyoloji uzmanı akademisyenleri tartıştılar ve kararlarını tez olarak yazdılar; fikir üreticisi ve yorumcusu muharrirlerin onayı ile milliyetçi gazetelerde (şimdi yoklar) yayımladılar; particilerin benimsemesinden sonra ise Sayın Bahçeli tarafından kamuoyuna duyuruldular.

Hayır! Böyle olmadı; yukarıya yazdığımız Sayın Bahçeli temennilerini insanların öğrenmeleri.

Sayın Bahçeli, adeti üzere bir sabah öyle, bir sabah böyle konuşmuştur. Bize de yazmak ve hatırlatmak düşmüştür; DYB’nin mizahı tescillidir zira.

Gazetemizin yazarı Mahmut Toptaş Hocamızdan dinlediğim ve fakat kendi üslubumla anlatacağım bir Karaman yaşanmışlığından lojistik destek almamızın tam yeridir şimdi.

Konya topraklarına Doğu’dan göçlerin yeni ulaştığı zamanın ilk aylarından birinde, mahallenin imamı cemaatinin durgun ve düşünceli insanına namaz sonrası sorar: Bir derdin mi var?

Böyle bir soruyu beklediğini belli edercesine cevap verir mahallelimiz.

“Sorma be Hocam! Biz yanlış yapmışız.”

İmam efendi cemaatinin halini bilmez mi? Yanlış yaptık dediği olayı, kiracısıyla yaşamıştır, diye geçirir içinden.

“Kiracından memnun değil misin? Bir hatasını mı gördün?’’ Diye sorduğu yeni Karamanlıyı imam efendi de tanımaktadır.

“He ya” der bizimki ve o günden bu günlere bizi gülümseten tespitini cevap olarak söyler imam efendiye.

“Bizim bu yeni kiracımız hem Kürt, hem Şafi imiş!”

ESKİLER ALIYORUM

50 yıl önceki Demirel’in “Turpun büyüğü heybededir” ambalajlı cümlesiyle siyasi dikkatleri sürprizlere hazırlamasını, Sayın Erdoğan’ın konuşma metnine yazmıştı görevli katipleri; birkaç gün tartışıldı geçti, gitti.

30 yıl önceki bir magazin programında canlandırılan “Fevkaladenin fevkinde” anlatımı da yeniden duyuruldu meraklılara. (Bakınız geçen haftaki yazımız.)

75 yıl önceki bir Meclis konuşmasında Bölükbaşı’na atfedilen ve öznesi değiştirilerek avami kullanımlara malzeme yapılan ünlü bir cümle, yine siyasi demeç malzemesi yapıldı.

MHP’nin İmralı yolcusu milletvekili Sayın Feti Yıldız’ın abasının altından değişik bir özne ile görünmüş.

“Benim verdiğim mücadelenin zekatı tüm sülalenizi, köyünüzü Türkçü yapar.”

Mücadelenin, sadece yapan kişice bilindiğinin bu itirafı kime söylenmiş, muhatap kim imiş?

Türk milliyetçiliği dersi vermeye kalkanlar; öteki Türk milliyetçileri…

Bir konunun zekat çerçevesinde dillendirilmesi, hatibin, din alanı uzmanlığını ilanından öte, iddiasına meşruiyet kazandıracağını en iyi bilenlerden Bölükbaşı’nı biz de yorumlamıştık 07.04.2013 tarihli yazımızda.

“Bölükbaşı’nın CHP gölgesinde, korumasında Menderes hükümetine muhalefet ettiği, laf attığı, sataştığı yıllar... Yine bir gün CHP alkışları eşliğinde sayıp dökerken eteğindeki taşları, DP sıralarından, ‘Bölükbaşı akıllı ol! Aklını başına topla’ gibi ikaz cümleleri gönderilir kürsüye.

Lakin bu noktada CHP’liler girer devreye ve gülerek sürdürürler anlatmalarını.

‘Bölükbaşı da demiş ki: Ben aklımın zekatını versem, hepiniz geçinirsiniz.’

O gün, orada, o anda “Olmayan bir şeyin zekatı da olmaz Bölükbaşı. Endişelenme’ veya ‘CHP şak şakı altında yaşamayı akıllılık mı sanıyorsun’ gibi cevaplar kayda geçse de, CHP’li ağızlarca sansürlendiğinden ve DP’nin de medyası olmadığından, gariban DP seçmenlerine/taraftarına/sempatizanına boynu bükük sessizlikten başka ne düşer…”

Akıllı olması istenen Bölükbaşı’nın cevabında, aklının varlığına inandığını, zekat müessesesi üstünden versem ihtimaliyle itiraf etmesi, bugün bir MHP’li Yıldız dilinde, yeni üretim tanım ve deyim kıtlığı yaşandığından, İmralı seyahati öncesinde hiza vasıtası olmuş.

Olay bu!

Günler böyle geçerken, bakarsınız bir gün rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’mızın “Bana ne Amerika’dan!” diyerek tarihe yazdırdığı had bildirmesini de gündeme taşırlar; yeteri kadar cesaret yüklenirlerse bir gün…