Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan: “Ne hükümetimizin, ne milletimizin yakın vadedeki siyasi koordinatlarında erken veya ara seçimin yer almadığının bilinmesini istiyorum.”

Geçen haftaki (25.04.2026) yazımıza Sayın Erdoğan’ın bir demecinden aldığımız bu paragrafla başlamıştık.

“Hükümetimizin ve partimizin yakınlarda erken veya ara seçim yaptırma programı yoktur.”

Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, özel olarak sevdiğim deyimle söylersek, meramını bu kelimelerle anlatsa idi, duyurulan insanlarımız arzu ettikleri puanları vermeyecek miydi?

Millet yerine parti kelimesi söylense, milletin bir kısmı muhalefeti benimsediğinden, daha uygun olurdu; seçim istemelerinin farkında olunması vurgusu, saygı çağrışımı da yaptırırdı hemde.

Bir diğer tartışılacak nutuk kelimesi ise para, banka, vergi gibi maliye konularının vazgeçilmesi vade’nin hem de “yakın” olarak kullanılmasıdır. Ki burada Sayın Erdoğan’ın maksadını da karşılamamaktadır Çünkü vade, tarafların veya iki tarafın anlaştığı süreyi kapsar.

Gelelim şimdi “siyasi koordinatlar” tanımına.

Son elli yılın siyasilerinden hiçbirinin demecinde “koordinat” kelimesini, yalın veya burada olduğu gibi bir ekle kullanmadığını hafızası güçlü insanlarımız ve gazetecilerimiz bilirler.

Coğrafya biliminin uzaydaki bir noktanın konumunu belirlemek için kullandığı diye bilgi sitelerinde izahına başlanan “koordinat” kelimesinin önüne “siyasi” kelimesini koşup, Sayın Erdoğan’ın demecine yazanların niyeti acaba bilimsel bir hava mı oluşturmaktı?

Siyasi hayatına başladığı yıllarda katıldığı TV programlarında irticalen konuşan ve sorulara, kullanma kolaylığı olan ve manalandırma sorunu olmayan kelimelerle cevap cümleleri kuran Sayın Erdoğan’a, hitap ettiklerini labirentlerde dolaştıracak ifadeleri “nutuk” olsun diye hazırlayanların Türkçemiz ile sorunları olsa gerek.

Seçim sandıkla kaimdir. Sandık ise uzaydaki bir nokta değildir. Konulacağı adresler de bellidir. Cadde veya sokaklardaki okulların koordinatlarını değil ama isimlerini herkes bilir.

“Koordinat” kelimesi, acaba günlük hayatımızda mı kullanılsın isteniyor? Mesele Recep’in kahvesindeki Ahmet, arkadaşı Nuri gelen doğalgaz faturasından şikayet ettiğinde, “Nuri sen hangi siyasi koordinattasın” sorusunu mu desin?

Yahut oğlunun okuldaki başarısını, komşularına anlatmak isteyen anne, telefonla ulaşmaya çalıştığı yavrusuna “Geciktin biraz. Hangi koordinatta oyalanıyorsun” diye mi soracak?

Yazımızın başına koyduğumuz, kan akışı sıcaklığı olmayan bu mekanik cümleyi analiz ederken geldiğimiz son nokta, acaba yapay zekaya mı hazırlatıyorlar bu nutukları görevli kişiler, sualidir.

Gazeteleri ve yazarları olmayan Sayın Bahçeli’nin grup odalarında yaptığı konuşmaların ışığında ve çoktandır kanaatimiz olan, yapay zekanın hazırladığı Türkçe metinler dediğimiz bol köpüklü demeçler örneği de varken önümüzde. Zira Bahçeli’ye nutuk yazıcısıydı, milletvekili oldu gibi bir haber okumadık.

Halbuki 6 bin ila 7 bin sayfa konuşma metni yazan gazeteci milletvekilleri röportajlarında çok övündüklerinde, “Sayın Erdoğan kadar bilmek” iddiaları saçıyorlar ortalığa, kanaatimiz de vardı bizim.

Uzaydaki bir nokta ve koordinat özneli bir hatırayı yazarak, konuyu biraz mizahileştirelim. Bir Atatürk havaalanı çalışanından yıllar önce dinlediğim bu anının hiçbir özel ismini bilmem.

Havaalanı kulesinin radar görevlisi tanımlanmamış hareket halindeki bir noktayı sorgular. Cevap alamasa da kendi koordinatlarını verir. Zorda iseniz buraya gelebilirsiniz. Tedbir alınarak alana sağ salim indirilen, haberleşme sistemleri bozulmuş bir Pakistan askeri uçağıdır ve içinde Avrupa’daki bir toplantıya katılan komutanlar vardır. Bizim görevlimiz gerekli koordinatları verene kadar, tehditler aldıkları ülkelerin havalarında hedefsiz dolaşmakta imişler.

Teferruatlı yazmadığım bu olaydan da anlaşılacağı üzere “koordinat”ların doğru kullanıldığı yerler, henüz keşfedilmiş değildir.

Zekalar Yapay Ise, Hayat Tabii Mi Olur

BİR ANI VARSA, İZAHI DA VARDIR!

Bir 23 Nisan’da daha açılışını kutladığımız TBMM’nin, o yılın Eylül’ünde yaşananları, sonraları gazeteci sıfatını da alacak olan Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun kaleminden tam yüzyıl sonra okuyoruz.

Meclis kulislerini yazan, milletvekillerini özellikleriyle tanıtan gazetecilerin olduğu zamanları çeyrek asır önce yaşadık biz.

Türkiye’miz eski Türkiye olmaktan çıkarıldığı için mi yeni nesiller mahrum bırakıldı, Meclis’te neler olup bittiğini öğrenme merakından, iştiyakından, bilgi edinme hakkından?

Soralım dedik!

1920 TBMM'SİNDE BİR GÜN

“Görüşülen tasarının adı, "Firariler Hakkında Kanun Layihası" idi. Görüşmelerde birçok mebus, Anadolu'nun asker kaçaklarıyla dolu olduğundan, bir kısmının eşkıyalık yaptığından, ülkede güvenlik kalmadığından, bu yasanın gerekliliğinden söz ederken, ben bir yıl önce Tatar arabalarıyla Yozgat'tan Ankara'ya gelirken rastlayıp bir hayli korktuğumuz kaçak askerleri düşünüyor, onların durumunu gözümün önüne getiriyor, bu tehlikeli rastlantıdan ucuz kurtulduğumuza bir kez daha seviniyordum. İçimden bu yasanın kabul edilmesi dileğinde bulunuyordum.

Hamdullah Suphi Bey'den gayrısı bu yasayı bütün güçleriyle savunuyordu. Ben Hamdullah Suphi Bey'in konuşmasına hayrandım; ağzından çıkanları sanki güzel bir şiir dinler gibi dinlerdim. Hamdullah Suphi Bey halkın güç durumunu, perişanlığını canlı tasvirlerle anlatıyor, asker kaçakçılığının önüne sertlikle değil, yumuşaklıkla, aydınlatma ile geçilebileceğini söylüyordu.

Türk köylüsünün durumunu küçük yaşımdan beri çok iyi bilmediğim için içimden ona hak vermeye başlamıştım. Ancak kim olduğunu görmediğim bir mebus; "Hamdullah Bey, Hamdullah Bey, memleket şiirle, hissiyatla idare edilemez. Hakikatlere bakınız" diye bağırınca kendime geldim. Yukarıda adlarını saydığım mebuslar ve onların dışında daha birçok milletvekili, tam üç gün süre ile bu konu üzerinde konuştu ve tartıştı.

Saruhan (Manisa) Milletvekili Mahmut Celâl (Bayar) Bey'in kürsüye gelip cephede bulunduğu sırada, kaçan bir askerin köyüne başka askerleri göndererek onun bütün koyun, keçi ve sığırlarını müsadere ettirip cepheye getirttiğini ve arkasından o kaçağa haber salarak: "Eğer cephedeki birliğine katılmazsa, bunları kestirip askere yedireceğini" bildirdiğini, bunun üzerine o kaçağın hemen gelip özür dilediğini ve birliğine katıldığını hikâye etmesi ve böyle sert tedbirlerin gerekli olduğunu bildirmesi, rahmetli Refik Şevket'in (İnce) Hamdullah Suphi Bey'e "korkak" demesi ve Hamdullah Suphi Bey'in bunu sert karşılaması yine Refik Şevket Bey'in: "Efendiler, asacağız, asılacağız, fakat bu istiklal mücadelesini kazanacağız" diye bağırması bugün bile kulağımda çınlar.

Bu Meclis gerçekten bir "ihtilâl meclisi" idi.”