Seyyid Kutub’un çocukluk hatıralarını yazdığı kitap; “Köyden Bir Çocuk” İnkılâb yayınlarından çıkan yapıtta; Mısır modernleşmesine dair bilgiler, ülkemizle de fazlasıyla örtüşmekte. Yirminci yüzyılın başlarında Mısır köylerinin örf ve adetleri, sosyal hayatı, eğitim sistemi, hükümet ilişkileri gayet çarpıcı şekilde kaleme alınmış.
İslam dünyasında, Müslüman münevverler için önemli bir düşünür ve aksiyon adamı olarak tanınan Seyyid Kutub, “İslam’da Sosyal Adalet” isimli araştırma kitabı ile heyecan uyandırdı.
Yazar, 1953’de “Müslüman Kardeşler” teşkilatına katılır. Modernleşmemizin özdeş olduğu kadar Mısır siyasasının baskıları da, iki ülke için oldukça benzeştir. 1954’te C.Abdünnâsır’a karşı girişilen başarısız suikastten sorumlu tutulan İhvan yöneticileriyle birlikte tutuklanır. 1964’teki tahliyesine kadar hapis hayatı çok verimli geçer, zira; Fi Zilâli’l-Kur’an adlı tefsiri üzerinde çalışır. Hapisten çıkınca “Yoldaki İşaretler”i yazar. Bu eseri siyasi elitleri rahatsız eder, İhvan’ı yeniden diriltme faaliyetlerine katılması sebebiyle 1965’te tekrar tutuklanır.1966’da idam edilir.
Bu aksiyoner münevverin çocukluğu son derece duygusal bir zeminde Anadolu köylerine benzeyen bir mekânda geçer. İlkokulu, yazarı çok etkiler. Medrese ve Mektep kapışmasını derinden yaşar, annesi ile bir olup modern mektepten yana tercihini kullanır.1906 doğumlu yazar, köyünün ileri gelen bir ailesinin çocuğu olarak altı yaşında okula başlar ama ilk gün okuldan kaçar. Sebep, beden eğitimine giren subay hakkında anlatılanlardan korkmuştur.
Beden eğitiminde asker, çocuklara belli hareketler öğretiyor: “Sağa dön”, “Sola dön”, “Marş”. Ki bu kelimeler, çevirmenin notunda kitabın Arapça orijinalinde aynen Türkçe şekliyle geçiyor. Bu durum, Mısır’ın Osmanlı hâkimiyetinde uzun müddet kalmasından, kaynaklanmakta. Asker millet Türkler, Mısırlıları çok etkilemiş olmalı ki; iki ülkenin de tarihinde utanç verici askeri darbeler çok fazladır.
İşte bu sağa sola dönme hareketlerinde hata yapan çocukların vay haline. “Askerin bambu sopası hemen sırtlarına inerdi. Köy çocuklarının gözünde sanki o, hızlı, sıçrayıp duran, atletik hareketleriyle hayret verici bir şeytandı… Çocukların beden eğitimci subaydan ödü patlıyordu. Onun geldiği gün sanki genç saçların ağardığı mahşer günü gibiydi. Subay hakkında abartılan rivayetlerin dehşetini çocuğun sinirleri kaldıramaz haldeydi. Subay zor ve belirli hareketlerin hepsini doğru yapamayana sopasıyla vurmakla kalmıyor, onu ayaklarından okulun ağacına asıp, tam bir saat bekletiyormuş. Veya kulaklarından yahut saçlarından tutup kaldırıyor, defalarca fırlatıyormuş. Veya küçük taşlarla parmağını bastırıp kulağını eziyormuş…”
Kimisi gerçek kimisi çocukların abarttığı işkencelerden korkan çocuk, okuldan kaçar. Ama büyüyünce o nefret renkli subaylardan kaçamaz bu sefer onu ayaklarından değil boynundan asıp öldürürler.
Kitapta bir başka önemli detay, bizim de yaşadığımız Mektep-Medrese kapışması. Okuldan medrese hocası görevden alınınca, köy çalkalanır. Hükümet, okuldan hafızlık programını kaldırarak, Kur’an’ı silmeye çalışıyor olmalıydı. Giden hocanın peşinden pek çok çocuk mektepten alınır, medreseye verilir. Böylece dinsizlikten korunacaklardır. Küçük Kutub’un babası da ikna edilmiş, o da çocuğunun yolunu medreseye çevirmiştir. Ama hüznü dağ gibidir, modernizmin allı pullu mektebi; yoksul medreseyi gölgede bırakmaktadır, ancak bir gün tahammül eder buraya. Tekrar sevgili okuluna döner, Medresenin en büyük kozu olan Kur’an hıfzına ağırlık verir. Her gece geç saatlere kadar diğer derslere çalışmanın yanı sıra ezber yapar, Kur’an’ı hızla ezberlemeye başlar, mektebin başını medreseye karşı dik tutacaktır. Zira:
“Okul binası zarif ve temizdi. Medrese ise eski ve pisti. Okulun avlusu genişti. Gölge yapan iki ağacı vardı… Bir de iç içe geçmiş tahtalardan yapılmış bir dolabı vardı. Demir kaide üzerine konmuş iki de küp mevcuttu… Hem sonra sıralar ve oturma yerleri! Özellikle her sene öğrencilere verilen edevat, kalemler, yazboz tahtalar. Medresedekilerin ise sadece beyaz tebeşirle yazdıkları sac levhaları vardı. Okulda kurutma malzemesiyle kara tahtalar kurutulurken medresede çocuklar levhalarını kurutmak için toprak kullanırlar, silmek için tükürükle yenlerini kullanarak silerler, hatta bazen dillerini bile kullanırlardı”.
Seyyid Kutub, şımarık şehirlilerin alışık oldukları rahatlığa bir pencere açıp köyden bir çocuğun, kendi çocukluğunun hikâyesini anlatır. Bugün hâlâ köy çocukları, dünyanın her yerinde büyük şehirlere gelseler de; biraz suskundurlar, rahata alışmış şımarık şehirliler konuşur, çoğu zaman onlar dinlerler ya da köyden bir çocuk olan Seyyid Kutub gibi bir gün ellerine kalem alıp hatıralarını yazarlar.