Bir tespit olarak, ‘60’lı yıllarda genel liselerin dışında kalan meslek okulları (imam hatip, sanat okullarıyla ticaret liseleri), sadece ilgili görüldükleri yüksek öğretim kurumlarına gidebilirlerdi. Mesela imam hatip okulundan mezun olan bir öğrencinin tek seçeneği birkaç şehirde bulunan yüksek İslam enstitülerinde yüksek öğrenimine devam edebilirdi. Öyle ki, yüksek öğrenime başlayacağımız sırada, sadece Ankara Üniversitesi bünyesinde yer alan İlahiyat Fakültesi’ne imam hatip okulu diplomasıyla kabul olunmadığını öğrendiğimde şaşırıp kalmıştım. Fakat lise diplomasıyla öğrenim görme imkânı vardı. Açıktı ki, böyle bir düzenleme, salt eğitim-öğretim açısından bile tutarlı değildi. Onun için tartışma konusu olma yanında, birtakım farklı görüşlerin de ileri sürülmesine neden oluşturmaktaydı.
Bütün bunların dışında, daha imam hatip okulundayken hedef olarak kendime yüksek öğrenimde edebiyat ve felsefe alanını seçmiştim. Dolayısıyla, imam hatip okulundan mezun olduğumda, lise diplomasını almam gerekiyordu. Hatta o yaz ayında, İzmir’de düzenlenen çeşitli imam hatip okulundan mezun olanların katıldıkları kırkbeş günlük bir kursa katılmama rağmen, fark dersleri sınavına girmeyerek, lisenin son sınıfına devam etmeyi tercih ettim. Bu maksatla Maraş Lisesi’ne başvurdum. Yönetim, ilk defa karşılaştıkları böyle bir durum karşısında hemen karar veremeyince, Müdür Yardımcısı Süleyman Baş hoca inisiyatif alarak başvuruyu kabul ederek kayıt işlemini tamamladı. Altı Edebiyat B sınıfı öğrencisi oldum. Tabi Osman Sarı’yla birlikte.
O zamanda Maraş Lisesi, şehrin güney kısmının uç noktası olan Bahçelievler Mahallesi’nin altında, Maraş Ovası’nın başlangıcında yeni bir binadaydı. Dış sıvasının siyah olması nedeniyle, halk “Kara Lise” yakıştırmasını yapmıştı ve bu adeta genel bir kabul görmüştü. Onun için “Kara Lise” adlandırması bir bakıma bir ayrıcalık anlamını da içerir gibiydi. Evlerin bittiği yerden lise binasına ve çevresine kadar olan alanda, mevsimine göre yetiştirilen sebze bahçeleri bulunuyordu. Hocalar, görevliler ve öğrenciler, bu sebze bahçelerinin arasından geçerek lise binasına ulaşırlardı. Kaldığım Çukuroba-Abarabaşı’ndan Kanlıdere’yi, Belediye ve Ulu Cami’yi, Hal’i, Kıbrıs Meydanı’nı, Hükümet Binası ve Bahçelievler’i geçerek, sebze bahçeleri arasındaki toprak yoldan “Kara Lise”’ye kadar yürüyerek giderdim.
Lisede Edebiyat dersini Mustafa Atatanır, Felsefe dersini, daha önce derneklerdeki bazı faaliyetlerde tanıdığım Alaeddin Özdenören, Tarih dersini, yeni müdür olan Ali Emiroğlu gibi değerli hocalardan aldım ve yararlandım. Bir gün derste Fatih dönemini ve Fatih’in ölümünü anlatırken, daha önce okuduğum bir kaynakta zehirlendiği şeklinde bir rivayetin de bulunduğunu söylemem üzerine, Emiroğlu hoca dönem sonuna kadarki derslerde, adeta tasdik edip etmediğimi belirleyici bir tavır içinde oldu. Ancak, bu tavrımdan dolayı kendimi hoş görmedim.
Kitap Fuarı dolayısıyla, Mehmet Ali Bulut’un randevu ayarlamasıyla, mezun olduğum “Kara Lise”yi ziyaret imkânı da buldum. Adı “Anadolu Lisesi” olmuş ve bina yoğunluğu arasında kalmış. Müdürlük görevini Dr. Mehtap Süt Hanım üstlenmiş. Karşılaşır karşılaşmaz, kendisinin Şekerobası’ndan ve “Fettahlı” olduğunu heyecanla belirtmesi hoştu. Gerçekleştirdiği ulusal ve uluslararası çeşitli etkinlikler ile liseyi tanıtmaya çalıştığını, bunların sonucunda önemli tepkiler alındığını söyledi. Her şeyden önce, Dr. Mehtap Süt’ün eğitim ve öğretim konusunun insan, Maraş ve ülke için ne kadar önem taşıdığı bilincinde olduğunu, söz konusu kısa ziyaret esnasında anlamak mümkündü. Akademik çalışmasını eğitim-öğretim üzerinde yapmasının sonuçlarını ve verimini yüksek öğretim düzeyinde de gerçekleştirmek isteğinde olması teşvik edilmeyi gerektiriyor. Onun için üniversitede istekte bulunmasına rağmen, ders verme imkânı sağlanmamasını üzüntüyle karşıladığı anlaşılıyor. Oysa eğitim-öğretimin uygulama ve deneyimi içinde bulunan bir kimsenin üniversiteye yapacağı katkı önemlidir.