Ve Efendimizin (s.a.v) konuyla ilgili uyarısı: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bunların birisi hariç hepsi ateştedir. Fırka-i Naciye (kurtulmuş fırka) benim ve ashabımın yolunda olanlardır. Bu fırkaların en zararlısı haramları helal, helalleri de haram sayanlardır.” (Ramuz, 1045)

Batılılaşmayla/laikleşmeyle önce zihinlerimiz, kalplerimiz parçalandı; sonra da İslam ümmeti, İbrahim milleti, Osmanlı devleti, İslam dini bölündü, parçalandı, ayrıştı... çatışıyor tüm alt kimlikleriyle. Mezhep, ulus, ırk, renk, dil hatta cinsiyet ayrılıkları /çatışmaları; din-devlet, din-siyaset, din-dünya ayrılıkları ortaya çıktı... Bir adalet ve tevhid devleti olan Osmanlı’da yüzyıllarca bu farklı kimlikler, hatta farklı din mensuplarıyla birlikte ve barış içinde yanyana yaşayabilliyorlardı.

Bugün 50-60 parçaya (siyasi-coğrafi) bölünmüş coğrafyamızda tüm farklılıklarda çatışmalar var... İşte dünkü İslam medeniyeti ve işte bugünkü batı medeniyeti egemenlik farkı!..

İşin ibretlik yönü de şudur ki, yüz yıl önce yoluna yönelip, girdiğimiz batılılar, haçlı (düşman) kimlikleriyle başımıza üşüşmüşler, canavarca saldırmışlar bizi (ümmeti, devleti, coğrafyamızı) parça parça etmişlerdir. Bedenimiz parçalandı, başımız kesildi. Ruhumuz olan İslam esir edildi. Tahrif edildi, bölündü. Devletten, toplum hayatından kovuldu. Çağdaşlık, ilericilik, laiklik, batılılaşma adına yüzyıllık bir İslam’ı tasfiye süreci kanlı-kansız, isteyerek-istemeksizin bugüne kadar sürdürüldü... Osmanlı’nın çökertilmesi bizim için ne büyük musibetti. İbretlik bir olaydı. İbret alamayanlar sonunda “ibretlik olmaya” hazır olmalıdırlar.

Paramparça olmamıza, dağılmamıza, kurtlar sofrasında olmamıza rağmen, yine de ders almadan Yeni Türkiye devletimizin de istikameti, yine Batı’ya dönük olmaya devam etti?! Hukuku, kültürü, düşüncesi, sanatı, hâsılı her şeyiyle batı taklitçiliği hızla sürdürüldü; sürdürülüyor... Son aşama, AB ile tam entegrasyon çabaları derken... Yüzyıl sonra yine yolunda olduğumuz batılılar tekrar bizi kuşatarak, dişlerini, düşmanlıklarını da artık gizlemeden üzerimize çullanmak, üşüşmek durumundalar; hatta Sevr’İ gündemlerine alıyorlar. Düşmanlarımızın yanında ve arkasındalar. Ama biz hâlâ bu kara sevdadan kurtulamıyoruz. Onlar bize düşman muamelesi yapıyorlar; hem de dost ve stratejik ortaklarımız (?!) olarak... Onlar bizi sevmiyorlar ve biz onları sevmeye, AB ailesine girmeye can atıyoruz... Şu gerçeği anlamalıyız: “Beka” ancak İslam’la sağlanabilir. İslam Birliğine mecburuz...

Evet... Devletimizin de milletimizin de “beka”sı tehlikededir. Devlet gemimiz batı rotasıyla (Allah’ın yasakladığı yolda) seyrederken, gemimiz hem içeriden deliniyor, hem de dışarıdan kuşatılıyor. Yanlış yolda ısrar ediyoruz. Allah’ın yoluna girmeden yardım alamayız, bu kuşatmayı yaramayız. Kendi içimizde iç barışı, beraberliği sağlamak yerine “evet-hayır”larla kutuplaşmayı, kamplaşmayı kızıştırıyoruz... Allah aşkına bu kimlere yarıyor? Tam bir akıl tutulması yaşıyoruz. BOP’a, Arz-ı Mevud’a Büyük İsrail’e, Melhame-i Kübra’ya doğru hızla götürülüyoruz. Biz, “sen-ben”, “evet-hayır” la meşgul edilip, oyalanıyoruz, aldatılıyoruz... Yoksa bu batıcılık kara sevdası/sapkınlığı Türkiyemizi de Osmanlı gibi sonlandıracak mı? Kalemize sahip çıkmak zorundayız... Gidecek yerimiz var mı?

Şunu da vurgulayalım: Yeni anayasa değişikliği bağımsızlığımızı, egemenliğimizi, bölünmezliğimizi ikiz yasalarla birlikte tehdit ediyor...

“Allah ve Resulüne muhalefet eden kavmi, Allah zillete düşürür.” (Mücadele, 20)

“Zikirden (Kur’an) yüz çeviren kavim için dar geçim vardır.” (Taha, 124)

“Başımıza gelen musibetler ellerimizle kazandığımız günahlar nedeniyledir.” (Şura, 30)

“Kur’an’ı terk eden kavmi Allah zillete düşürür ve parçalar.” (H.Ş)

Allah ve Resulü muhakkak doğru söyler. İşte çıkış, reçete: İslam’dan başka yol/çözüm yok! İslamsız adalet de, barış da, huzur da olmaz. “Nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir, 26) ilahi uyarısına kulak verelim, tevbeyle, istiğfarla yine Rabbimizin dosdoğru yoluna dönelim ki, kurtulabilelim, vesselam.