Yine cumalı bir on iki eylül.
Tıpkı 28 yıl önce olduğu gibi.
İnsan ister istemez hiç unutamadığı geçmişi yeniden anımsıyor da.
Daha yakın süreçte yaşananlar unutulmuş, ama o ihtilal cuması ne kadar canlı bizim kuşağın hafızalarında.
Hani bazen insan çok acı çektiği bir konuda konuşmak istemez.
Susar. İşte çoğu insan da on iki eylül darbesinin kararttığı hayatını kendisine kalsın istercesine saklar.
Paylaşırken bile geçirdiği travmanın acısına katlanamayacağını hisseder.
Kaybettiği yakınları, haksızca hapishanelere düşüşlerini, insanlığından utandığı işkenceleri, copların gölgesinde and okuyuşları, sürgünleri, işinden atılmaları, fişlenmeleri otuz yıl sonraki nesil fazla tanımadığı için; ütopik bir hikâye gibi bizden anlatmamızı bekler çocuklarımız.
Darbelerin tiksindirici boyutlarını, arkadaşlarımızın yaşadıklarını, normal insanların bile bir şekilde acı çektiğini, o günlerin toz dumanını unutmuş gibi bugün bir kısım insanların hâlâ darbeden medet umması paranoyak bir ruh hali.
Demokratik düzeni içlerine sindiremeyenlerin ellerinin altındaki kolay halletme metodu. Bir darbe yap, ortalığı temizle. Kanla, kıyımla, idamla, hapisle memlekete çeki düzen ver.
Çekilen acılardan açtığın rant koridorunda ilerle. Ellerinin kanını ve kirini nasıl olsa yıkayacak bir sanat kolu bulursun. Marmaris de saray yavrusu köşkünde yaptığın çıplak kadın tablolarını bile kapış kapış satın alacak darbe sevdalıları varken böylesine.
Ne yazık ki bizim ülkemizde halk düşmanlığı had safhada.
Hani Hak düşmanlığı zaten var.
Halkın bütün değerlerine savaş açmış bu kesim, ne onun yaşam biçimini, kılık kıyafetini beğenir, ne de "bu bidon kafalı, göbeğini kaşıyan" adamların seçip iktidara getirdiklerini.
İktidara gelmenin imkânsız olduğunu gördükleri için, kendilerine de kala kala bir darbe kalmakta.
Önceki gün otobüsteyim. Ön koltukta oturan iki bayan, Ramazana haddini bildirme eylemi içinde olduklarını aşırı açık giysileri ile çok iyi anlatıyorlardı. Lakin üslup olarak da ne kadar kaba idi; aşırı makyajlı ve kötü kelimeler kullanan bu bayanlar. Yaşlısı öğretmen, yanındaki kızı imiş, kızın mesleğini duymadım, anne öğünerek öğretmen olduğunu otobüstekilere ilan ediverdi. Ne kadar yüksek sesle konuşuyorlardı, bir halk terbiyesi katiyen yoktu. Eyvah bunun yetiştirdiği öğrencilere diye dehşete kapıldım. Bayanlar olanca açık giyimlerine rağmen rahat dursalar iyi, her gelene birkaç laf sayıp sataşmaktan geri durmuyorlar, "bu kadar yaşlının ne işi var sokakta, bedava diye dolaşmaya çıkıyorlar, oturun evinizde", anne hiç yaşlılığını kabul etmiyor, acaba genç makyajı yaptığı için mi o kırış kırış cildinin yaşlı kategorisinde sayılamayacağına inanıyordu.
Neyse ki birkaç durak sonra indiler. İki kapalı hanım onların kalktığı koltuklara oturdular. İner ayak bir kıyamet daha koptu, vay neden hemen atlayıp yerlerine oturmuşlar suçları buymuş, neredeyse inerken koltuklarını da götürecekler.
Bu halk düşmanlığı çarpıcı bir gerçeğe işaret etmekte idi, kuzular ırmağın alt ucundan su içseler de, suyun başını tutmuşlar için bulandırma suçunu işliyorlardı.
Bu hastalıklı kafa yapısı için, halk düşmandı. Onun bütün değerleri savaşılacak bir başlıktı. Oysa halkın içsel bakış açısı, kendi düşüncesinde olmayanı anlamaya çalışır, olgunluk ve tevazu ile herkese eşit, saygılı bir davranış bulundurur.
Ama kimi kafalarda öyle olmuyor, normal hayatın bile hesabı soruluyor.
28 yıl sonra bile, darbelerin kıyısından dönmekteyiz hâlâ. Hep bu ceberut zihniyetin borusunun çalması için her defasında halk, bedel ödemek zorunda bırakılmakta.
Hâlâ bir ihtilal anayasası ile idare etmek zorundayız.
Değiştirmeye kalkmak kıyametimiz olup, kopuyor.12 Eylül ü, başımızda sallanan kılıç gibi anımsatan, anayasasına bile dokunamıyoruz.
Ne yazık ki bu uğursuz süreç hâlâ devam etmekte.