İnsanoğlu, öteden beri, tüm beşeri sistemleri denemiş, tüm felsefi, ideolojik, düşünsel paradigmalara, kişisel mekanizmalara, tarihi ve güncel devinimlere hayatın çeşitli evrelerinde yer vermiş, fakat esaretine ve içine düştüğü kör karanlığa bir çare bulamamıştır. Aksine kurtarıcı gibi gördüğü bu ideolojilerin tutsağı haline gelmiş, gün be gün nesnelleşmiştir. Ayağa kalkayım derken karanlık çukurlara düşmüş, sermayenin, makinenin üretim araçlarının çözümsüz ideolojilerin kuklası haline gelmiştir.

Aklın ve iradenin esaret altına alındığı dünyamızda; insanlar İslam’ın değerlerini dışlayan en iğrenç yaşam şekillerinden birini yaşamakta ve bunu da özgürlük bağlamında ele almaktadırlar.

Artık zamanın sabrı tükeniyor, insanlık, köleliliğin esaretin en acımasızı olan cahiliyeye teslim olmaktan ve onun baskı altında tuttuğu bilinç, irade tüketilmekten ne zaman kurtulacak? Bu esaret ne zaman bitecek?

Adı cahiliye olmayan farklı beşeri ideolojiler, kimi sosyoekonomik düzenler, insana özgürlük adına sonsuz tüketim, hayâsızca ve şuursuzca Yaratıcıdan gafil bir yaşam, hakkın ve hukukun paçavraya dönüştüğü, güçlü ve zengin olanların mutlak korunduğu yoksul ve mağdurların adaletten pay alamadığı, mutsuz, umutsuz hedefsiz bir yaşamı vaat etmektedir ne yazık ki!

Bu yapıdaki sistemlerde ve toplumlarda da “Özgürlük” tüketilen bir metaa haline getirilmiştir.

Hâlbuki yerçekimi bizi nasıl toprağa bağlıyorsa, özgürlük de bizi öylece Allah’ın izzet ve şerefine bağlar.

Böylece insan olduğumuzun bilincine varır, varlık âlemindeki yerimizi alabiliriz.

Bu gün fıtrata hükmeden yasaların, evrene hükmeden yasalardan farksız olduğunu anlayıp idrak eden insan; egemenliğin mutlak anlamda Allah’a (C.C.) ait olduğunu artık görmüştür. Doğada konulmuş tüm yasaların insanın medeniyet inşasının kaçınılmaz temelini teşkil etmekte olduğu da bir vakıadır. İnsan bu vesileyle kendi boyutsal yaşamını sürer, hayatı ölümün oklarını saldığı dehlizlerde tüketir. 

İnsan, aklını karıştıran sorulara;

Gönlünü bulandıran vesveselere;

Bedenini esir alan hastalıklara;

Midesini kavuran açlığa;

Nefsini ateşleyen şehvetine;

Ruhuna göz koyan ölüme karşı mahkûmken;

Bir de kendisi gibi başka bir mahkûma kul olması anlaşılası değildir.

İnsanın ruhu özgürlüğe -La ilahe’ye- karşı kanat çırparken, bedeni toprağın kör ve katı medeniyetlerine esir oluyor. Şu bir gerçek ki, ancak özgürleşen bir bilinç irademizi harekete geçirebilir ve tüm bu tutsaklıklarımızın ötesinden ancak bu şekilde gelebiliriz.