IMF politikası olan düşük kur-yüksek faizle küresel
rantiyeyi beslemeye devam eden Türkiye, son yıllarda bu rant çarkına küresel
sermayenin şubesi olan bankaları da katmış durumda. Özellikle son 5 senede kâr
patlaması yapan bankalar, kriz döneminde bile kazanıyorlar. Piyasalar ve reel
sektör, vatandaş ve esnaf resmen kan ağlarken, herkes birbirini idare ederken
ve borçluluk (hem hanehalkının hem de ticaret ve üretici kesimin) zıpkın gibi
artarken, bankalar yani paradan para kazananlar altın çağlarını yaşıyor.
Artık kârın kalitesini konuşuyor bankalar, kazandıkları
parayı beğenmiyor ve daha da fazlasını nasıl kazanırız hesapları yapıyorlar.
Bozuk parasını tümlemeye götürenden de ev kredisinin taksidini erken
ödeyenden de bilmemne kesintisi veya bilmemne hizmet ücreti kesme hakkına
sahipler. Güya, serbest piyasa ekonomisinin en önemli kurumları olan bağımsız
kurullar var. Rekabete aykırı hareket ettikleri gerekçesiyle bankalara kesilen
toplu bir ceza dışında bankaları denetleyen ve sektörü düzenleyen kurulun
esamisi pek de okunuyor gibi değil. En azından vatandaş resmen soyulurken
kimsenin sesi çıkmıyor.
Bankalardaki 52 bin hesap toplam mevduatın yüzde 50 ye
yakınına sahip gibi bir gelir dağılımı çarpıklığı, kimilerini milyoner sayımız
arttı şaklabanlığına sevk ediyor sadece. Pastanın geri kalan yüzde 50 sinin sahibi olan 50 milyon küsur hesap
olduğunu ve bir kula 9, 9 kula bir pul misalinin gerçek olduğunu da
görmüyorlar tabii. Kapitalist ekonominin alamet-i farikası olan adaletsizlik ,
insanları rahatsız etmiyor artık. Faiz bir dünya gerçeğidir cümlesinin
ikrarını marifet bilen insancıklar türüyor anca.
Hükümetin bakanları, geliri 1 dolardan aşağı insanımız
yok diye övünüyor ama 800 lira asgari ücretle (açlık sınırının 1000 lira
olduğu bir atmosferde) nasıl geçinilebileceğini ise söz konusu bile etmiyorlar.
Tersine, 800 lira iyi para diyen bile çıkabiliyor. Çay-simit hesabıyla bile
ay sonunu getiremeyen bir büyük para ikilemini yaşatıyorlar insanlara.
Kapitalizmde aslolan, sıkıntı çeken milyonlar değil, çok çok küçük bir
azınlığın yerinde olmak istemektir zaten. Ham hayalleri insanların önüne koyup,
çektikleri sıkıntıları unutturmak da maharet isteyen bir illüzyon en de olsa.
Cambaza bak diye diye yıllar geçiyor işte.
Ekonomide fren cephesinin önemli isimlerinden Merkez
Bankası Başkanı Başçı, Türkiye nin sözde altın ihracatıyla yaşadığı sert düşüşü
dengeli büyüme olarak adlandırabiliyor ve uygulanan politikanın düşük
faiz-dengeli büyüme ekseninde yürüdüğünü söylüyor. Sadece geçen hafta üst üste
3 günde 10 milyar lira borçlanan Türkiye de faizler düşük ise (göreceli olarak
yükse ki borç verenler de paralarını faiz karşılığında veriyorlar) borç
aldıkları kişilerin niye bizi tercih ettiklerini ise söz konusu etmiyorlar.
Kapitalizmin kucağına düşmüş olan bir ülkede her türden acayiplik mümkün
maalesef.
AB krizdeyken Türkiye nin büyüdüğünü söyleyenler, sözde
altın ihracatını çıkartınca geriye kalan yüzde 0.8 rakamına ne derler acaba
Muhtemelen kimseler söz konusu bile etmeyecek. 2012 de vatandaşın geliri (yüzde
2.2 büyüme hesabına göre) sadece 38 dolar artıyor ve bu birileri için övünç vesilesi
oluyor. Devr-i iktidarları döneminde ortalama büyüme hızı yüzde 4.5-5 arasında
bir seyir izlerken (ki Cumhuriyet tarihi ortalaması da benzer bir rakam),
Türkiye nin muadili ülkelerde ortalama büyüme yüzde 6.5 olmuş.
IMF ye borcu sıfırlamakla övünenler (ki IMF borcu ne
zaman Türkiye nin ciddi bir sorunu oldu ki ), Türkiye nin toplam borcunun 337
milyar dolara fırlamasından bahsetmiyorlar. 2002 de 129.6 milyar dolar olan
Türkiye nin toplam dış borcu, 2012 sonunda 336.9 milyar olmuş! Hesaplama
marifetiyle bir gecede 3 e katlanan milli gelire benzemiyor bu durum.
Velhasıl-ı kelam, kapitalizmin zehri bünyeye iyice
sirayet ederken, Türkiye de ekonomiye dair çarpıklıkları biz daha çok görürüz
diyesi geliyor insanın.