Telefonum çaldı.

Arayan, Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kamalak.  Sohbet ettik.

Mustafa bey, o günkü yazımla ilgili hem teşekkür etti, hem de duygu ve düşüncelerini anlattı.

***

Bir şey daha anlattı, Mustafa Kamalak;

“Avrupa gezisinden yeni döndüm. 3 ayrı organizasyonda konuşmalar yaptım. Büyük bir coşku ve heyecan vardı…”

Bir hususu merak ettim;

- “Avrupa’dan döndünüz. 7 Haziran 2015 seçimlerine yönelik Milli İttifak (Saadet Partisi+BBP) adımınız, Avrupa’da nasıl yankılanıyor Siz ne hissettiniz, ne gördünüz ”

“Farklı bir heyecan hissettim. Heyetteki arkadaşlarım da aynı duyguları paylaştı. Gittiğimiz her yerde, uğradığımız her noktada çok olumlu tepkilerle karşılaştık. Yalnız benim bu noktada iletmek istediğim bir mesaj var.”

- Buyurun, nedir o mesajınız

“İnşallah tüm bu olumlu gelişmeler nefsimizi ön plana çıkarmaz. Çünkü en tehlikelisi o.  Başarı ne kadar büyük olursa olsun nefis işin içine girerse onun bereketi olmaz…”

***

Benim en çok hoşuma giden de Kamalak’ın son cümleleri oldu…

PAZAR GÜNÜ ADANA’DAYIZ

19 Nisan 2015 Pazar günü Adana/Sarıçam Piknik alanında yapılacak Milli Gazete Günü’ne ben de davetliyim.

Genel Yayın Yönetmenimiz Mustafa Kurdaş günün önemine dair bir konuşma gerçekleştirecek.

Süleyman İnci gayretli bir kardeşimiz. Milli Gazete Adana Bürosu tarafından düzenlenen kaynaşma yemeğine bekliyoruz efendim…

DUANIN GÜCÜ!

Küçük Çocuk deniz kenarına oturmuş gözlerini de ilerdeki bir noktaya dikmişti. Belki de bir saattir öylece duruyordu. Onun bu hâli alışveriş için balıkçı sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti. Yaşlı adam seke seke onun yanına gidip:

— Merhaba delikanlı! dedi. Bu gün deniz çok harika değil mi Küçük çocuk başını çevirmeden;

— Ama rüzgârlı dedi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü.

Adam çocuğun yanına oturup:

— Eğer biraz genç olsaydım yüzüp onu alırdım! dedi. Ama şimdi adım bile atamıyorum.

Küçük çocuk ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi görebilmek için hemen yanındaki tümseğe çıktı. Yaşlı adam sakin bir ses tonuyla:

— Ümidini hiçbir zaman kaybetme! dedi. Bence dua etsen çok iyi olur. Çocuk büyük bir sevinçle:

— Dua etsem topum geri gelir mi diye sordu. Denize düştüğü yeri bilir mi

— Allah isterse eğer ona öğretir! dedi ihtiyar. Topun geri gelmese de duaların sevabı sana yeter.

***

Küçük çocuk yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra her okuduğunda dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda sıraladı.

Daha sonra da topun dönmesi için Allah’tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı. O topa bir sürü para harcamış bayram parasını bile ona katmıştı. Şimdi artık tek şansı bazen olduğu gibi rüzgârın âniden yön değiştirmesiydi.

Çocuk eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandı. Yaşlı adam hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı. Sonunda onu bulup:

— Avınız inşallah iyi geçmiştir! dedi. Eğer varsa birkaç kilo alabilirim.

Sandaldaki adam bir kova içindeki balıkları gösterip:

— Zaten ancak o kadarcık tutmuştum dedi. Denizde “av” diye bir şey kalmadı.

— Dua etmeyi denediniz mi diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın kaybetmeyin!

Balıkçı için her şey tesadüftü. Bunun için de “rasgele” derlerdi. Ama şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi. Çocuğun yanaklarını okşarken:

— Dua ha! diye mırıldandı. O zaman tutar mıyım

— Tutamasanız bile duaların sevabı size yeter dedi çocuk. Bunu yeni öğrendim.

Balıkçı böyle bir sözü ilk defa duyuyordu. Başını ağır ağır sallayarak:

— Ben de yeni öğrendim! diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir öğretmenden.

Çocuk bu sözlerden çok hoşlanmıştı. Artık topun gitmesine üzülmüyordu. Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken balıkçı tekrar sandala yöneldi ve ağların üzerindeki eski örtüyü açtı. Bir top vardı orada. Henüz ıslak olduğundan ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu.

Balıkçı onu çocuğa uzatıp:

— Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez! dedi. Bunu biraz önce denizde buldum!

***

Her şey gerçekti. Balıkçı da sandal da ihtiyar da Topu ise işte ellerindeydi. Ona sıkıca sarılıp:

— Bir daha benden izinsiz gezmek yok! dedi. Ya dua etmeseydim ne olurdun

KÜLLERİNDEN DOĞANLAR!

“1. Dünya Savaşı yeni bitmiş başkent İstanbul’un ve memleketin dört bir yanı bi’fiil işgal ediliyordu. O günlerde onuru ve gururu iyice ayaklar altına serilmiş olan halkın bir ışığa ihtiyacı vardı; ufak ta olsa bir umut ışığı… İşte o ışığın adı Fenerbahçe’ydi.

Fenerbahçe hiç bir korku ve baskıdan çekinmiyor işgal kuvvetlerine maçlar teklif ediyor, bizi insan yerine bile koymayan İngiliz ve Fransız kuvvetlerini sahadan silip süpürüyordu. Her galibiyet halkın Fenerbahçe’ye olan ilgisini biraz daha arttırırken aynı zamanda umudu ve direncini biraz daha yükseltiyordu, şayet maçlar bir futbol müsabakası değil de bir onur mücadelesi halini almıştı Türk halkı için.

İşgal yılları boyunca Fenerbahçe işgalcilerle yaptığı 50 maçtan 41 galibiyet 7 beraberlik ve sadece 2 mağlubiyet alarak ‘Türk’ün kalbi senle atar yaşa Fenerbahçe’ lafına ve sevgisine mazhar oluyordu. Alınan her galibiyetin halkın moralinin ve direncinin yükselttiğini farkına varmak İngilizler için de çok sürmedi. İşgal kuvvetleri komutanı General Harrington emriyle yapılan baskında kulüp kapatıldı.

General bu emri verirken bu kadar tepkiyle karşılaşacağını tahmin etti mi bilemiyorum ama bu olay halk arasında öyle bir infiale yol açmıştı ki yoğun protestolar neticesinde 70 gün sonra Fenerbahçe Kulübü yeniden açıldı…”

***

Fatih Yaka’nın yazdığı ve çok hoşuma giden bu satırları, 1907 ÜNİFEB’in sitesinden aldım

Ben Galatasaraylıyım. O halde bu yazıyı neden iktibas ettim ki

Peki, ya sizce!

Bugün, 17 Nisan 2015, Cuma. 1) Emekliler yılda 15–20 TL zamla, hâlâ sürünmeye devam ediyor. 2) An itibariyle asgari ücretli “nasıl geçineceğim ” diye feryat ediyor. 3) Bu parlamento ve mevcut AKP iktidarı, 2011’den bu yana verdiği yeni ve sivil anayasa sözünü yerine getiremedi. 4) 28 Şubat darbesi döneminde kapatılan, yoksul-zeki Anadolu çocuklarının barındığı Başbakanlığa bağlı Vakıf Öğrenci Yurtları hâlen kilitli. Otur, sıfır!