Ortadoğu’da yaşananlar artık yoruma açık değildir.
Bir ülkede sokaklar aynı anda hareketleniyor, ekonomi bir gecede çöküyor, medya tek ağızdan konuşuyorsa; orada spontane bir halk hareketi değil, planlı bir müdahale vardır.
Bugün İran’da yaşananlar tam olarak budur.
Üstelik bu kez maske düşmüştür.
ABD Başkanı Trump’ın, “Protestocular öldürülürse vururuz” sözleri, yıllardır gizlenmeye çalışılan gerçeğin açık itirafıdır:
ABD için mesele ne demokrasi ne insan haklarıdır; mesele itaat etmeyen devletlerdir.
Bir ülkenin içindeki sokak olaylarını gerekçe gösterip açık askerî tehdit savurmak, uluslararası hukukun değil; emperyal küstahlığın dilidir.
ABD bir yandan “halkın yanındayız” derken, diğer yandan o halkın yaşadığı ülkeye füze tehdidi savuruyorsa, burada savunulan şey halk değil, haritadır.
Evet, İran’da yoksulluk vardır.
Evet, halkın itirazları gerçektir.
Ama asıl mesele şudur:
Bu itirazlar kimin planına hizmet etmektedir?
Suriye’de de böyle başlamadı mı?
Önce ekonomik boğma…
Sonra sokakların kaşınması…
Ardından “özgürlük” ve “demokrasi” manşetleri…
Ve sonunda: yıkım, bölünme, işgal edilmiş bir coğrafya.
Bugün İran için kullanılan dil, dün Irak ve Suriye için kullanıldı.
Aynı merkezler, aynı kavramlar, aynı vaatler…
Ortada yıllardır adım adım ilerleyen bir proje vardır:
Dört ayaklı Büyük Kürdistan projesi.
Bu proje, etnik bir düzenleme değil; Büyük İsrail hedefinin harita ve güvenlik altyapısıdır.
Irak ayağı fiilen kurulmuştur.
Suriye ayağı kanla ve yıkımla oluşturulmuştur.
Türkiye ayağı ise yıllardır terörle, ekonomiyle ve iç gerilimlerle zorlanmaktadır.
Şimdi sıra İran’a gelmiştir.
Çünkü İran düşerse, haritanın üçüncü ayağı tamamlanmış olacak; geriye yalnızca son hedefin açık biçimde dayatılması kalacaktır.
Batı basını bunu “özgürlük mücadelesi” diye pazarlıyor.
Sormak gerekir:
Irak’ta özgürlük mü geldi?
Libya’da refah mı doğdu?
Suriye’de halk mı kazandı?
Hayır.
Kazananlar harita çizenler oldu.
Kaybedenler ise halklar…
Bu yazı İran rejimini savunmak için yazılmıyor.
Bu yazı, baskıları aklamak için yazılmıyor.
Bu yazı, oyunun tamamını görmek isteyenler için yazılıyor.
Ve tam burada, yıllar önce TBMM kürsüsünden yapılmış tarihî bir uyarıyı hatırlamak zorundayız.
Necmettin Erbakan, Meclis’te açıkça şunu söylemişti:
“Irak’ta bir parça,
Suriye’de bir parça,
İran’da bir parça ve
Türkiye’de bir parça olacak şekilde
dört ayaklı bir Kürdistan kurmak istiyorlar.
Bu, Büyük İsrail projesinin bir parçasıdır.”
Bu sözler bir slogan değildi.
Bir hamaset hiç değildi.
Bu, devlet aklıyla yapılmış tarihî bir uyarıydı.
Bugün gelinen noktada Erbakan Hoca’nın söyledikleri tek tek gerçekleşmektedir.
İşte tam da bu yüzden Türkiye için artık mesele sadece eleştirmek değildir.
Mesele ne yapılacağıdır.
Parçalanmış muhalefetle,
kişisel hesaplarla,
küçük konfor alanlarıyla bu fırtına atlatılamaz.
Bugün Türkiye’de ahlâklı, bağımsız, emperyalizme mesafeli ve tarih şuuru olan bir siyasi hat etrafında birleşmek zorundayız.
Bu bir tercih değil, acil bir zorunluluktur.
Bu hattın adı bellidir: Saadet Partisi.
Çünkü Saadet Partisi;
bu projelere en başından beri itiraz etmiş,
harita oyunlarını yıllar önce deşifre etmiş,
gücünü koltuktan değil, ilkelerden almıştır.
Bugün susanlar yarın konuşamaz.
Bugün birleşmeyenler yarın savrulur.
Bugün “sonra bakarız” diyenler, yarın bakacak bir ülke bulamayabilir.
Bu çağrı bir parti çağrısı değildir sadece.
Bu, ülkeye sahip çıkma çağrısıdır.
Erbakan Hoca’nın işaret ettiği yolda,
onun bıraktığı yerden,
daha fazla vakit kaybetmeden birlik olmak zorundayız.
Çünkü bu coğrafyada gafletin bedeli ağırdır.
Ve tarih, uyarıldığı hâlde harekete geçmeyenleri affetmez.
Son olarak şunu not düşmek gerekir:
Cumhurbaşkanı Erdoğan, pazartesi (bugün) Trump’la konuşacağını duyurdu; ancak bu görüşmede Ukrayna ve Filistin başlıkları öne çıkarılsa da esas dosyanın İran olduğu açıktır.
Zira bu coğrafyada tecrübeyle sabittir ki, yüksek sesle telaffuz edilen başlıklar çoğu zaman vitrindir; asıl kararlar sessiz dosyalarda alınır.