Son zamanlarda aydınların en büyük korkusu olan salonun doldurulamaması hususu, konuşmacıları da toplantıları düzenleyenleri de hüsrana uğrattığından.

O gün İman Sempozyumu’na giderken bende de aynı endişe yok değildi.

Fakat yanılmışım.

Salon özellikle gençler tarafından hıncahınç dolu idi.

Yıllardır sabırla, özenle, ilmek ilmek kaliteli araştırmalara imza atan “Kur’an Çalışmaları Vakfı”, yine çok konuşulacak ve büyük emek gerektiren kapsamlı bir sempozyum düzenledi.

Kur’an Çalışmaları Vakfı ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin birlikte düzenlediği bu ilmi toplantıda şu sorulara cevaplar arandı;

“İman nedir, ne değildir, İman ettiğimizde ne yapmış oluyoruz, Kur’an da hangi iman ilkeleri, neden öne çıkarılmaktadır, iman nasıl yok oluyor, İnsanlara birilerini iman dairesinden çıkarma yetkisini kim vermektedir; böyle bir yetki var mıdır, Hakikati kim, nasıl temsil etmektedir?”

İnsanların doğru bilgiyle donanımına katkı sağlamak amacıyla vakıf bünyesinde eğitim ve öğretim programları düzenleyen, geçtiğimiz yıllarda “Din” ve “Kur’an Vahyi” kavramlarının işlendiği iki önemli sempozyum düzenlemiş Kur’an Çalışmaları Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Fahrettin Yıldız açılış konuşmasında, sempozyum katılımcılarına konunun ehemmiyetini vurguladı;

“İman, güven içinde bulunmayı, kulun Allah’a ve indirdiklerine olan kesin ve sarsılmaz inancını ifade eder. Kur’an’da inandıktan sonra imanlarını kesinlik derecesine ulaştırmış olanları gerçek anlamda inanmış, özü sözü bir sadıklar olarak niteler. İmanın en önemli boyutu onun kesinliği olduğundan, bu kesinlik düzeyine erişmemiş bir inanç henüz iman olarak adlandırılamaz. Yine iman, dogmatik bir kabullenme değil, inançla başlayıp bilgiyle devam eden çabanın ‘tasdik’le karar aşamasına ulaştırılmasıdır; mutlak hakikat karşısında aklın ve iradenin uyumudur. Bütün bunların da ötesinde kalbin bir eylemidir; hakikatin tam bir güven ve teslimiyetle kabul edilip pratik yaşama aktarılmasıdır. Bu yüzden Kur’an’da iman, kalbe atfedilen bir eylem olsa da, iradeye dayalı imanın ilahi rızaya uygun amellerle tamamlanması gerekir.”

Birbirinden değerli ilim adamları her biri çok enteresan konularını dinleyicilerine nakletti; “İmanın duygusal, zihnî ve bedenî tezahürleri, Nüzul devrinde imanın gerçek anlamı ve şecere-i tayyibe temsili, Kur’an’da iman ilkeleri, İmanın psikolojik yapısı, İman-amel ilişkisi, İman ve bilgi, İtikadi mezheplerin tekfir ve tadlil stratejileri, Yahudi ve Hıristiyanların iman anlayışı, Yahudilik ve Hıristiyanlıkta tekfir ve engizisyon, İman ahlakı, Ontolojik, epistemolojik ve etik bir kavram olarak hakikat.”

“Hayatın anlamı İman” konusu, doğrusu hepimizi örseledi, yaptığımız yanlışları kırdığımız kalpleri anımsatıp yüreğimize dönüp muhasebe yapmaya olanak tanıdı.

Doğrusu çoğumuz bize bizi anlatan Nisa suresinin o sarsıcı ayetinden haberdar bile değildik;

“Size selam vererek barış elini uzatana, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, ‘Sen mümin değilsin’ demeyin”.

Yine Peygamberimizin bu konuda çarpıcı hadislerinden bîhaber idik;

“Ben, ‘Muhammed, kendi arkadaşları ile savaşıyor’ dedirtmem!”

“Nebevi devlet otoritesine teslimiyet göstermiş (müslim) birine sövmek fısk, onunla savaşmak ise küfürdür!”