Müslüman kadının amacı kişisel özgürlüğünü elde etmekse, bunu yalnız ailesine ve eşine karşı kuşandığı silahlarla elde etmeye çalışmasın; bunu önce zihninde ve sokakta halletmeye çalışsın... Sonra da zafer kazanmış bir mutlu insan tavrıyla kendi kalesine, evine dönsün!
İmam Hatip Mezunları ve Mensupları Derneği nin kısa adı olan ÖNDER imzalı pek çok mail gelir bana, sanırım pek çok yazarımıza da benzeri mesajlar geliyor. Bunların dertlerini 10 yıldan beri bütün dünya duyuyor, gözlerini kapatanlara bile başörtüsü düşmanlarını göstermeyi bir marifet sayıyor. Adana / Kozan da ideal öğretmeni anlatan bir kompozisyon yazarak birinci olan İmam-Hatipli genç kızımıza yapılan haksızlıkla herkesin tepkisini çeken tavırlar, zulüm boyutlarına varmıştır. Burada yalnız Kaymakamla garnizon komutanı olan subayı suçlamayalım, Belediye başkanı ile birlikte salonu terk eden halka iştirak etmeyen memurlar da suç işlemiş, yetki gasbını onaylarcasına protokol sıralarında oturmaktan utanmamışlardır.
Bugün yayın organlarında sadece İmam-Hatipli genç kızımızı kürsüden indiren Kaymakamla garnizon komutanı olan subayı hedef alan eleştiriler yapılıyor, Kozan Belediye Başkanı ile birlikte salon dışına çıkan halk ve Belediye görevlileri tebrik edilmiyor. Ben bu medeni cesareti göstererek insan hakları ihlaliyle kanunları çiğneyen mülkî ve askerî yetkiliye karşı sivil itaatsizlik sergileyen insanları yürekten kutluyor, yerinde oturanları de kınıyorum.
Kadın yazarlara yapılan bu haksızlık sorulduğunda, laik birisi özellikle şöyle diyordu:
"Eğer ille de böyle bir şey yapmak gerekiyorsa, bunun liseli bir kıza yapılması yanlış!"
Görüldüğü gibi, laik zihniyetli bir kadına, zulmün daha ileriki yaşlarda olan bir hanıma yapılması yanlış görünmüyor. Çarpık olan bu tavır, insan hakkını sadece bir kısma layık görmektir.
Laiklik ve din görevlileri
ÖNDER imzalı raporun giriş cümlesi şöyle doğru bir tespitle başlıyor:
"Din hayatın içindedir. İnsanlık tarihi boyunca böyle olmuştur. Belki resmi olarak bazı dönemlerde rafa kaldırılmaya çalışıldıysa da kişilerin hayatında daima var olmuştur. Mesela Fransız İhtilali nde iki yıl boyunca anayasaya "Tanrı yoktur" ibaresi konmuş ama sonunda kaldırılmak zorunda kalınmıştır. Yine Komünizm döneminde resmen din rafa kaldırılmış, ancak rejimin çözülmesi sonucu dinin ferdi hayatta diri kaldığı gözlemlenmiştir. Başka benzer tarihi dönemlerde de sonuç hep aynı olmuştur."
Bunun farkında olmayan veya bu gerçeği umursamayan her türlü yönetimin, halksız demokrasi isteyen, bir çeşit otokrat tavrı belli bir zümrenin hakkı gibi gören oligarşik devlet anlayışını savunduğu ortadadır. Çanakkale de ortaya koyduğu irade ile şahlanarak Milli Mücadele yi yapan ve her cephede çarpışarak kanlarını sebil eden bir milletin bütün dinî, millî ve tarihi değerlerini, dünyada benzeri olmayan, yanlış bir laiklik anlayışına feda etmesi gerçekten anlaşılır gibi değil.
Pek çok konuda örnek aldığımız Fransa daki laiklik uygulamalarını da dinsizlerin işine geldiği gibi anlıyoruz. Fransız ordusunda rahip subaylar yanında, Müslüman askerlere hizmet versin diye imam subay bile tayin ederken, bizdeki üniformalı-üniformasız pek çok general tavırlı insanın laikliği bütün dinlere uzaklık gibi telâkki etmesini anlamak mümkün değildir.
Böyle bir ortamda dinin gereğini anlatmak zor. Bir yandan İmam-Hatipli gençlerin haklarını savunurken, bir yandan da dünyadaki orduların hepsinde din subayı bulunduğunu tespit ederek, bunun bizim ordumuz için de bir gereklilik olduğunu ifadeye çalışan ÖNDER mensuplarını kutluyorum. Son olarak gelen mailde şöyle bir ifadenin yer aldığı rapor vardı:
"Laiklik din dışılık değil, devletin dinlere eşit mesafede olmasıdır. Bu anlayış insanların çeşitli kademelerde dini hizmet almasını engellemez. Bir önceki raporumuzda Dünya Ordularında Din Subaylığı konusunu işlemiştik. Bu çalışmamızda da Viyana Tıp Fakültesini 4,5 yılda bitiren Dr. Ayşegül İlhan isimli öğrencimize Dünya Hastanelerinde Din Hizmetleri adında bir çalışma yaptırdık."
Evet, okullar kadar silâhlı kuvvetlerle hastaneler de bizim ülkemize aittir ve elbette kadroları bizim insanlarımızdan meydana geliyor, bizim insanımıza hizmet veriyor. Öyleyse hiç kimse ve hiçbir kurum kendisini ayrıcalıklı bir konumda göremez ve gösteremez. Yürürlükteki kanunlar çerçevesinde her kurum hizmet vermek zorundadır. Yetki ve sorumluluklarını beğenmediği zaman siyasî parti kurarak iktidara gelerek kanunu ve mevzuatı değiştirebilir. Öteki türlü darbe yaparak veya kanunları zorlayarak kimse istediğini yapamaz...
Başörtüsü ve "kıyamet kadınları"
Başörtülü-başörtüsüz günümüz kadınlarının problemleriyle ilgilenmek elbette bir okur-yazarın görevidir. Ayrıca, onların hayattaki ve toplumdaki yerlerinden ötürü ben de bir yazar olarak kafa yoruyor, konuya yabancı insan tavrıyla empati yapmaya çalışıyorum:
Bu ülkedeki kadınların meselesine alaka duyan herkesin üzerinde duracağı hususlar var. Bunların başında Başörtüsü yasaklarıyla Feminist söylemlerin ailede açtığı tahribatlar geliyor.
Öncelikle Başörtüsü meselesinin bir yanı, konunun yeterince anlatılamamasından kaynaklanıyor. Hatice Babacan, başörtüsü zulmünü 40 yıl önce Ankara İlahiyat Fakültesi nde yaşadı, ama yaşadıklarını herkesin anlayabileceği bir tarzda yazıp yayınlamadığı için her nesil bunu tekrar tekrar yaşıyor. Demek ki bu konuda yeterince kendini ifade edememek hususu var. Bir insanî mesele doğru ve etkili olarak konuşarak veya yazarak anlatılamazsa çözülmez. Bu konuda bir örnek var: Anne Frank ın Hatıra Defteri ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu bilmiyoruz, ama Yahudilerin yaşadığı zulmü ve katliamı anlattığı için bugün İsrail dünyada kendine yer buldu. Onları haritadan sileceğiz demekle silemiyorsunuz, onların cezasını verecek olan, Filistinlilere yaptıkları zulmün anlatılabilmesini sağlayacak kitap ve filmlerdir.
Kısacası, kendini doğru ve etkili bir tarzda anlatamayanın varlığı hakkında kimsenin fikri olmaz. Tıpkı Kartacalıların edebiyatı olmadığı için nasıl yaşadıkları bilinmediği gibi.
Başörtüsü Günlükleri niteliğinde pek çok kitap yayınlandı, ama tam bu adla hiç bir metin şimdiye kadar yayınlanmadı yahut ben görmedim. Bu da başörtüsünden zulüm gören hanımların ihmalinden kaynaklanıyor. Birkaç kitap ve iki üç film kimseyi yanıltmasın
Bu mesele doğru anlatılsa, 40 yıldan beri sürdürülen bu mücadeleye gerçekten inanılsa, mutlaka sonuç alınırdı. Dışarıdan bakıldığında Müslüman hanımlara söylenecek tek şey şu: Ya Ashâb-ı Kehf gibi bir eve kapanıp resmî iş ve konularla ilgili olarak sokağa çıkmayın yahut da sokağa çıkınca kendinizi doğru ifade edecek kılık-kıyafetle iyi söylemler geliştirin.
Bu konuyla ilgili pek çok kitap olduğunu biliyorum, ben de bu meseleyi Devrim Otomobili adlı hikâye kitabımda Sınav Kâğıdında Göz Yaşları adlı bir hikâyede sadece dışarıdan ele almaya çalıştım. Ama hiçbir hanım yazar veya hanım kuruluşu dikkat etmedi.
Dünyanın hiçbir yerinde kabul edilmemiş kimlik ve kişilikler toplumda yer edinemezler. Başörtülü hanımların bu toplumda okuyarak elit olma hakkını elde etmek için, başkalarının himayesine ihtiyacı olmamalı. Nazlı Ilıcak, Gülay Göktürk ve Nuray Mert gibi hanımların bu konuyu başörtülülerden daha iyi anlattığını görüyoruz. Nilüfer Göle ile Elizabeth Özdalga gibi donanımı olmayanların diploma peşine düşmelerinin anlamı olmadı. 10 yıldan beri yurtdışında okuyan hanım kızlarımızın bu alanda ortaya koyduğu ciddî bir eser var mı Din sosyolojisi uzmanı Şerif Mardin e bile kendisini anlatamayan bir kitlenin dünyaya söyleyebilecek ciddî bir mesajı var mı, doğrusu ben de merak ediyorum.
Bu konuda yeni yayınlanmış bir kitabı tavsiye edeceğim: Nurten Şahin in editörlüğünde yayınlanan Kıyamet Kadınları / Gültekin Avcı, Metropol Yay. (0212.5278566) İslâmcı ve Modern Kadının Yozlaşması adlı ikinci başlığıyla kitabın mesajını ifade ediyor. Savcılık da yapmış ve istihbarat teknikleri üzerine kafa yormuş bir yazarın konuya yaklaşımı olarak sert bir üslûbu var. Başörtülü hanımlar bu kitabı tartışmalı, kendilerini savunmadan önce özeleştiri yapmalıdır. Hanımlar kendilerini iyi yetiştirmeli ki, eşlerine ve çocuklarına da katkısı olsun.
Doğrusu yaralı bilinç yalnız kadınları perişan etmiyor, erkeklerimiz de perişan oluyor
Müslüman kadının amacı kişisel özgürlüğünü elde etmekse, bunu yalnız ailesine ve eşine karşı kuşandığı silahlarla elde etmeye çalışmasın; bunu önce zihninde ve sokakta halletmeye çalışsın... Sonra da zafer kazanmış bir mutlu insan tavrıyla kendi kalesine, evine dönsün! Bu konuda kadınların feminist söylemlerden ödünç alabileceği hiçbir söz yoktur