İhtiyarlara aşırı saygı eden bir grubu izliyorum.

Bu durumdan yaşlı zat, hiç de memnun değil.

Kendisinin ötekileştirildiğini düşünmekte.

Rehber kız tabure koşturuyor:

“Dede sen otur önce”

Ya da kendisinden belki de sadece 10–15 yaş genç birileri elini öpmeye kalkmakta.

İhtiyar içinden söylenmekte,

“İşine baksana, elime kapanmak sana mı düştü”.

Zaten üçayak olmuştur.

Burnundan solumaktadır, bastonu kabullenmekte zorlanmaktadır, o her yere uçarcasına götüren bir küheylan zarafetindeki dizleri yan çizmekte, yürürken hareketleri zayıflamakta, adımları güçsüzleşmektedir.

Koluna girmek isteyen torununu da reddetmektedir.

Saygı hususunda da Avrupa kriterlerini ortasından yırtıp atan bir pervasızlıktayız.

Otobüse binen yaşlı kadına yardım için koşan genç kıza öyle bir bakış fırlatıyor ki kadın;

“Ben binebilirim, lütfen siz karışmayın”

Yani yaşımı hatırlatmayındır, en çok bu uyarı.

Kimseye bağımlı değilim, kendi işimi yaparım demektir.

Fakat halk kesimi için birilerini abla, teyze yapmak; ona verilmiş bir lütuftur adeta.

Sanki insanlar teyze olmaya bayılıyorlarmış gibi.

28 yaşındaydım, Suluova’da sağlık ocağındaki kadın bana abla dediğinde.

Benden büyük duruyordu.

Durup bu ablalığın hesabını sormuştum.

Gayet masum, “ben sana saygıdan abla demiştim”, dediğinde, olmaz olsun böyle saygı diye düşünmüştüm.

Cuma toplantısında yaşı fazla da olmayan hanıma, komşusu  “teyze” dediğinde, haklı olarak kalktı hilal kaşları:

“Benim sizin yaşınızda kızım yok, lütfen bana hanımefendi diye hitab eder misiniz”

Daha ellili yaşlardaki hastasına doktor, “sizin gibi yaşlıların omega 3 takviyesi alması gerek”, deyince adam önce bir irkiliyor, sadece halk kesimi değil bu okumuş cahile de dikleniyor.

“Saçlarım beyaz ama yaşım o kadar ileri değil”.

O gün orta yaşlıların bile, “aaa dede de şehirlerarası geziye katılmış” imalı hayret içeren bakışları bana oldukça yaban geldi.

Bu adamlar görmüyorlar mı gençlerden çok, en fazla yaşlı turistin ülkemize geldiğini.

Ama yok turistik bir geziye bizim yaşlımız katılamaz, o evde oturup ölümü bekleyecek.

Doksanında elinde fırça resim yapan Vesile Hanım’a da hayret etmektedir konu komşu.

Ayol bu yaşta işin mi yok Allah aşkına.

Benim dedem de mahalleli tarafından alay edilmişti

Bahçeye ceviz ağaçları dikmekte idi.

Çok bilmiş gençler, “ohoo boşuna uğraşıyorsun sen, bunların büyüdüğünü göremezsin ki, yaş yetmiş iş bitmiş”.

Dedem de kazmasına yaslanıp cevap vermişti:

“Ben yiyemezsem sizler yersiniz oğlum, kurtlar kuşlar yer, onlar için dikiyorum”.

Yazar arkadaşıma oğlu diş bilemektedir.

Annesinin ilerlemiş yaşına rağmen en büyük derdinin yeterince kitap okumaya zaman bulamadığıdır.

Oğlan içinse anne yanlış yapmaktadır.

Bir gün öfkesini haykırır:

“Doksan yaşına kadar mı yazı yazacaksın, bırak bu işleri, otur da torununa bak”.

Sene 2004, annemle birlikte son tren yolculuğumuzda babam, o güzel sesi ile şu yanık doğu türküsünü söylemişti:

“İhtiyarım gencelemem”

Gençliğine özlemle bakan bu yakışıklı adam, öylesine hüzünlü okumuştu ki…

Oysa Kolomb Amerika’yı keşfe çıktığında ellisini çoktan aşmıştı.

Ki o dönemde insanlar 20–30 yaş arasında ölmekte idiler.

Pasteur kuduz aşısını bulduğunda altmışında idi.

Mimar Sinan Süleymaniye’yi yetmişi geçtiğinde bitirmiş, Selimiye’yi ise 86 yaşında tamamlamıştı.

Galileo, ayın çizimlerini yaparken 73 ünde idi.

C.Chaplin 76 sında film yönetmenliği yapıyordu.

Goethe, Faust’u 82 yaşında tamamlamıştı.

Âlimlerimiz ömürlerinin sonuna dek eser vermişlerdi.

İhtiyarlık saltanat aslında.

Öyle olmasa idi, doğan bebekler uzun ömürlü olsun diye oğlan çocuğuna undan beyaz sakal, kız çocuğuna undan beyaz saç yapmazlardı.

O yüzden yaşlılığı hatırlatılan kişi üzüleceğine, bu ömür saltanatını çevresindekilere de dilemeli.