Yaşamı da, eserleri kadar enteresan Hüseyin Rahmi’nin. Sokağa eldivensiz çıktığını gören olmamıştır. Yaz, kış, bahar, güz elleri daima eldivenlidir. Ölümünde büyük romancı bohça içerisinde yüzlerce eldiven bırakmıştır. Bütün hayatını onun yanında geçiren yegâne akrabası, yeğeni Muzaffer Hanım şöyle anlatır:
“Sokakta tramvay demirinden, iskele parmaklığına kadar hiçbir şeyi katiyen tutmazdı. Hayatta en korktuğu ve dikkat ettiği şey mikroptu. Bizi bazen eldivensiz görür, çıplak elle dolaşmanın manasız bir cesaret olduğunu söylerdi. Faraza pijamayı hiç sevmezdi. Entariye pek meraklı idi. Evde, iyi tanımadığı misafirler gelirse, kendi odasının kapısını bile eliyle tutmaz, entarisinin eteğiyle çevirir; kapıyı öyle açardı. Sokağa kolonyasız, alkolsüz adım atmazdı.”
Tokalaşmayı da sevmeyen muharrir, böyle bir tuzağa düştü ise ilk fırsatta elini kolonya ile temizlerdi. Günde 10-15 defa el, birkaç defa da ayak yıkadığı olurdu. Hastalığının son zamanlarında bile, leğen ile su getirterek yatağında ellerini yıkamıştır. Hatta sırf bu mikrop takıntısı yüzünden, yabancı birinin kendisine hastalık geçireceği korkusuyla evlenmez de, hayatı boyunca bekâr kalır.
Aşka inanmayan, insanlardan kaçan, Heybeliada’nın tepesinde tek başına yaşayan romancı lakin şefkatte zirvedir. Tam bir hayvan dostudur. Ölürken son sözü, “Kedilerimi iyi doyurunuz” olur.
Yeğeni bu vasiyet gereği kedilerini daha bir besleyip semirtir. Zira yazar, “Nazlı” isimli kedisi için bir mukaddeme yazmıştır. Onun on iki yıllık hayatını takip etmiş, otuz altı yavru doğurduğunu tespit etmiştir. Ev değiştirirken de bu kediler, yazarın “kedi tahtırevanı” dediği tel dolaplarla taşınırdı. Ama Nazlı ihtiyarlamıştır, tel dolapta rahatsız olur düşüncesi ile içi şilteli bir sepette taşınmıştır. Bağlandığı hayvanları öldüğünde hüngür hüngür ağlamıştır. Hiç dışarı çıkmayan kedisi “Sarı” ise Hüseyin Rahmi vefat ettiğinde, evden ilk kez çıkmış ve cenazeyi takip etmiştir. Hayvanlar doyurulurken başlarında bekler, yemek yiyen kedinin mutlaka karnı şişecek dermiş, bugün hayvan sever olup da hayvanını evde bırakıp açlıktan öldürenlere yazarın hayatı örnek olsun.
Romancının bir diğer merakı da bere şeklinde takkeleri idi. Renk renk bu takkeleri entarisi üzerine giyerdi. Üstelik bu takkeleri kendisi örerdi. Tığ işinde mahirdi. Örgüye o kadar düşkündür ki Avrupa’dan modeller getirtir, değme kadından daha zevkli örme eserler meydana getirirdi. Düğme dikmeyi, dikişi çok sever ve anlardı, bir bayanın elbisesindeki kusuru, “makinesi eğri kaçmış” diye görürdü. Tenteneleri meşhurdu. Gayet güzel yastık işlerdi, evdeki yastıklar kendi eseri idi.
Bir romanına sahifelerce çalışmış, yorulmuş, masadan kalkar, tentene örmeye başlar, bu onun bir yazı yazma tarzı idi. Dimağı yorulduğunda, dinlenme metodu idi.
Bir diğer merakı bisiklet idi. Yeğeni, “Yetmiş yaşına kadar bisiklete biniyordu, sonra parasız bir gence hediye etti. Bisikletle Kadıköyü’nden Bostancı’ya kadar, bütün Heybeliada’nın tam turu. Oysa bisiklete zevk için değil tedavi maksadıyla binerdi. Zira gençken bir böbrek rahatsızlığına tutulur, çok ağır geçen hastalığında hayatından ümit kesilir. Doktoru iyileşince bisiklete binmesini ve jimnastik yapmasını tavsiye eder, o da bu tavsiyeyi 50 yıl tutar. Jimnastik ve yürüyüşü de hiç ihmal etmez, her gün tur atardı” diyor.
Sadece eldiven değil kravat tutkusu da vardır, bu renk renk kravatlar içinde kırmızılar hâkimdir. Zaten evi kırmızı döşelidir; halılar, perdeler, döşemeler… Yeğeni bu kırmızı merakını sorduğunda, “Türk’üz! Bizim rengimiz o!” dermiş.
İstanbul romancısı, bu şehrin gizli köşelerini gezmeye de bayılırdı. Arkadaşları ve yeğeniyle; su bentleri, Çırçır, Hünkâr suyu, Şile, Dereseki’de membadan su içerler, öyle lokantalarda değil eski usul evde hazırlanan yemekleri yerdi. Zeytinyağlı patlıcan dolması, kaba köfte, irmik helvası, haşlanmış tavuk. Arkadaşları yemek yaparken Hüseyin Rahmi salatayı kimseye elletmezdi. Belki de temizlik takıntısından kendi elleri ile salatayı sanatkârane bir tarzda gayet süslü hazırlardı.
Muharrir çok güzel yemek yapardı. Reçellerini kendisi kaynatır, mürdüm eriği, ahududu, ayva reçeli yapardı. Limonlu ve çilekli dondurmayı iyi yapardı. Mikroptan çok korktuğu halde, dışarı da soğuk şeyler ve dondurma yemekten korkmazdı. Tek tiryakiliği kahve içmekti. Öğle yemeğini iyi yer, geceleri bir yoğurt ya da komposto yer, yatardı.
Bu velut romancı, iyi bir mimardır; Heybeliada’daki köşkünün planını satın aldığı arsaya uygulamıştır. Köşkün etrafını çepeçevre saran balkon, her taraftan bol manzaraya hâkimdir. Piyano ve keman çalmak, resim yapmak da hobileri arasındadır. Evindeki tabloların hepsi kendi eseridir. Hayatında hiç evlenmeyen H. Rahmi, gayet güzel ve genç kadın resimleri yapmıştır. Bu esmer ya da sarışın kadınların, romancının aşkı mı olduğuna dair şüpheler taşınmış, herkesin aklındaki o soruyu yeğeni kendisine sormuştur.
-Yirmibeş yaşında iken bir kere âşık olmuşsunuz. Bu hayatınızın yegâne aşkıymış! Doğru mu
-Katiyen! Böyle bir şey hiç olmadı. Evet, söyleyenler var. Fakat halkın ağzı torba değildir. Onlar söyler. Esasen ben aşka da hiç inanmam. Aşk zannederim ki bir nevi hastalık olacak. Mesela sen tifoya tutuldun mu Bir, bir buçuk ay sürer sonra geçer. Ben de aşkı buna benzetiyorum.
Sinemayı çok sevip giden üstad, aşk filmlerinden nefret ederdi, filmlerde doğal yaşam, güzel manzaralar, Afrika vahşileri, oralardaki hayvanlara ait filmlere bayılırdı. Bunlarla ilgili kitaplar da okurdu.
-Bu yaşta aşkın filmi dahi çekilmiyor, derdi.
Edebi hüviyeti de dâhil, hiçbir cephesinden methedilmeyi sevmezdi. Sağlığında hayatına dair kitaplar yazılmasını arzu etmezdi. Son yıllarında sıhhatinin ve vücut sağlığının methedilmesinden hoşlanırdı. Bir ahbabı ile sokağa çıksa, o koşarak yürür, hızlı yürümesiyle meşhurdu, arkadaşı kendisine yetişemiyorsa bundan memnuniyet duyardı.
Sağlığı iyi idi, uykusuzluktan şikâyetçi idi, temiz havaya düşkündü. (H. Feridun Es)
Velud romancının yaşamı, adeta bir roman kahramanı olarak kayıtlara geçirilecek kadar enteresan.