Hukuk ve kuvvet olgularını ontolojik temelde kavramaya

çalışan bir takım düşünürler, hatta hukukçular bile, iki olgu arasındaki

mahiyet farklılığını dikkate almayarak, ortaya çıkardıkları etki ve sonuçları

itibariyle, birini diğerinin varlık nedeni şeklinde tanımlama yoluna

gitmişlerdir. Platon un ünlü Devlet adlı eserinde Thrasymachos un savunduğu

görüşün merkezinde kuvvet yer alır ve kuvvet hakkı, adaleti, kısaca hukuku

doğuran ve belirleyen olgu olarak yüceltilir: Adalet, kuvvetli olanın

hakkıdır.

Yakın dönemlerde, XIX. yüzyılın sonlarında, her ne kadar,

hukukun oluşum ve tezahürünü mücadele kavramı çerçevesinde açıklamaya

çalışmışsa da, öz olarak kuvveti, hukuku doğuran ve belirleyen bir olgu

şeklinde savunmuştur. Kuvvetli olanın hâkimiyetine boyun eğen diğerinin, işte

bu boyun eğişi hukukun kurallar halinde tezahür edişinin de başlangıcıdır.

Nitekim, savaş dolayısıyla ortaya çıkan kölelik, hukukun belirdiği ilk kurumdur

ve tarihin akışı içinde hukukun gelişimi bu minval üzere devam etmiştir. Gerçi,

özgürlük, menfaat, hak, sorumluluk gibi hukukun mahiyetinden kaynaklanan

olguları ikna edici tarzda açıklayamadığı eleştiriler üzerine, kuvvet odaklı

görüşünü düzeltmeye çalışmıştır. Çünkü kuvvetin ortaya çıkardığı etki ve

sonuçların belirlenmesi için hukukun tanıması, kabul ve reddetmesi olmadan,

bunların bir anlam ifade etmeyeceği açıktır. Dolayısıyla, kuvvetin değil, hukukun

önceliği söz konusudur. Devletin hükmetme hakkı ve yetkisini, aslında kuvvet

değil, hukuk belirlemektedir. Bizzat Devletin meşruiyeti buna bağlıdır. Hukuk

Uğrunda Savaş adlı eserinde (Türkçe çevirisi: Rasih Yeğengil, İstanbul 1935),

görüşünü bu temelde düzelttiği söylenebilir.

Hukuk ve kuvvet olguları müvacehesinde, başta Ortadoğu

ülkeleri olmak üzere, nerdeyse halkı Müslüman ülkelerde, yönetimlerin ve

iktidarların, kuvvetin çeşitli görünüşleri ve kullanımları temelinde

şekillendiğini söylemek abartı sayılmamalıdır. Mücerret anlamda hakkı ,

adaleti , inanç ilkesinin ayrılmaz rüknü olarak tanımlayan bir dinin, nerdeyse

her türlü kaba kuvveti onaylayan bir sistem şeklinde takdim etmek, herhalde

kabul edilir bir yaklaşım olmamalıdır. Bunun tezahürlerini insan

kavrayışlarında, insana verilen değerde, daha doğrusu hiçbir değeri içkin

olmayan anlayışlarda gözlemlemek mümkündür. Yıllardan beri, bu coğrafyanın

mütemadiyen bir savaş alanı olması, asgari insan haysiyetine yaraşır bir temel

insan hak ve özgürlüklerinin bulunmayışı, yeraltı ve yerüstü çeşitli kaynaklara

sahip olunmasına rağmen, yoksulluğun yaygın ve alt edilmez bir alınyazısına

dönüşmesi, dönüştürülmesi, üretimsizliğin, bilgi ve teknoloji yoksunluğunun

farkında bile olunmaması, refahın sınırlı bir oligarşi için var kılınması,

insanların, ilk fırsatta yerlerini-yurtlarını, tarih ve kültürlerini bırakarak

yaban ellere göç etme yollarını kollaması, tek kelimeyle, kuvvetin esas

alınmasının vahşi etki ve sonuçlarının tezahürleridir.

Bu Müslüman halkların hayatını, imkânlar ölçüsünde

yönlendiren bir hukuk vardır elbette. İbadetini, komşularıyla ilişkilerini,

insanlarla olan çeşitli münasebetlerini düzenlerken, yürütürken bu hukuka

dayanmaya çalışmaktadır. Ancak, dayanılan bu hukukun toplumsal hayatta ve

yönetim ile siyasi alanda, işte o kaba kuvvet tarafından boğulduğu, belli

zaman aralıklarında en fazla sınırlı bir alanda gözükmesine ancak izin

verildiği görülmektedir. O da, bugün varken, yarın var olmaya devam etme

güvencesinden yoksun bir halde tutulmaktadır.

Bu ülkelerde, insanların ve toplumların, halkların, insan

haysiyet ve onuruna yaraşır bir hayat yaşayabilmelerinin asgari şartı, her

türlü haksız ve kuvveti ve iktidarı önceleyen savaşın, her çeşit yapay çekişme

ve çatışmanın sonlandırılmasıdır. Bu da ancak hukuka öncelik tanımakla mümkün

olabilir.