“Güçlü bir Türkiye” dendiğinde bu güç milletin lehine gelişmiyorsa bunun faydalı olacağına inanmak ne hayır getirebilir Konuyu ekonomik, sosyal ve dış politika açılarından çoğaltarak soralım: millet lehine artmayan milli gelir artışına nasıl sevinebiliriz Sosyal patlamaları tetikleyen refah artışına nasıl sıcak bakabiliriz Ortadağu’nun dış mihraklar tarafından dizaynına taşeron olacak bir güce sahip olmak bizi mutlu eder mi

Görüldüğü gibi yükselmeyi bir amaç, emaneti de basamak olarak gören reel-politik hata sürekli tekrarlanıyor. O zaman bu hatayı sorgulayacak ve kontrol altında tutacak bir düzenek geliştirmek durumundayız. Mevcut şartlara baktığımızda ise bunu sağlamak siyaseten zor olsa da ilm-i siyaset gereği mecburidir. Bu mecburiyet, tabela ve etiket algısının kaldırılarak hizmet edilmesini teminle istikamet bulacak, ekibin birbirinin özelliğini iyi bilen bir yapıya kavuşmasıyla hedefine ulaşacaktır. Toplum açısından asıl etkisi ise zihniyet farkının yaşanmasıyla olacaktır ki; bunu da şartlar sağlayacaktır.

Şartların sağlayacağı zihniyet farkımızı bugünden ortaya koymak yerine farklılığımızı millet lehine dönüştürecek atılımlar içerisine nasıl gireceğimizi düşünmeliyiz. Bu dönüşümün yönetim olarak gerçekleşmesi, “başkan”dan çok “kurul”un ön plana çıkmasına ve ehliyetle yeteneğin buluşturulmasına bağlıdır. Organizasyon gücümüz “önem” açısından kavrandığı kadar “proje” açısından da kavrandığı taktdirde fayda üretmeye başlayacak, operasyonel olarak da çözüm sunacaktır. Çünkü ülkemizin dünya içindeki ağırlığı “organizasyon ve operasyon” bölgesi olmasıdır. Birinci konu insanla ilgili olurken ikincisi ise imkânla ilgili pozisyona işaret etmektedir.

Organizasyonel olarak güçlü olmak operasyonel olarak da güç sağlayacağına göre acaba biz kimin değirmenine su taşımış oluyoruz Bu sorunun cevabını siyasete son on beş yıllık pencereden bakan kuşak veremez. Kırk yıllık pencereden bakıp da; 1950 sonrası dünyanın politika değişikliğine benzer bir değişimin 1990 sonrasında da yaşandığını görenler ancak cevap verebilirler. Aslında bu cevap; bizleri ilm-i siyasete yeniden mecbur kılmaktadır. Kısacası, kayıp gündemimizi yeniden bulmalıyız! Önümüzdeki konjonktür gelişmelerinin hem organizasyonel hem de operasyonel olarak lehimize gelişeceği açıktır.

Olaylara oy oranları ya da listedeki sıraya göre değil de, fayda üretme kapasitesine göre bakabildiğimizde gerçek gücümüzün de farkına varabiliriz. Bizlere önce korunmak, sonra geliştirilmek ve sonrasında da emin ellere teslim etmek için bir emanet verilmiştir. Emanetin korunması, mutabakattır, iyi bir yönetim gerektirir, sadece samimiyet yetmez, vasıf da ister. Emanetin geliştirilmesi, müesseseleşmedir, yeteneklerin buluşturulmasını gerekli kılar ve istişareden beslenir. Emanetin emin ellere teslimi ise, bir bayrak yarışıdır. İstikamet ve tecrübeye dayanan “ayık”lanma dönemi tamamlandığına göre, bu duruşu ortaya koyanlara çok şey borçluyuz, ortaya çıkaracaklara da…