İdlib şehitleri karşısında duydukları suçluluktan mıdır?
Sporcular, sanatçılar gösteri hâsılatını göndermekte.
Ev hanımları dua zinciri başlattılar, binlerce İhlâs, Yasin, Fetih okumaktalar.
Çocuklar kumbaralarında biriken harçlıklarını yollamaktalar.
Bu acının tarifi yok diyen insanlar, biraz olsun restore derdinde yitiklerin acısını.
Zira herkesin o garip sızıyı, yakıcı suçluluk duygusunu yaşadıklarını duyuyorum, çoğunluğun çocuğu yanında, o anne-babalar gül goncalarını toprağa verdiler.
Bundan sonra her günleri, akılları, fikirleri, yürekleri toprağın üstünde değil, toprağın altındadır artık.
O kulübelerin küçük pencerelerine çekilen bayrak dalgalandığında görüldü, küçük odada kan ağlayan kadınların yaşadığı, hayatlarının en büyük dramı.
Yazgı ne yazık ki son kırk yıldır değişmemekte, şehit cenazeleri daima gecekonduların küçük kapılarından uğurlanmakta.
Hayatın en acı olayıdır, şehit haberi vermek, S. Öztürk, Sözcü’de bununla görevli bir komutanla görüşmesini anlatmış;
“Önde bir askeri araç, arkada bir ambulans geliyorsa bir eve ateş düştü demektir. Yaklaştığın her kasaba veya köyün buz kesildiğini hissedersin... İçinden geçtiğin her yer rahatlar… Ulaşırsın köye. Askerde evladı olan her haneden inceden bir sızının yükseldiğini, ‘Aman bizim eve doğru gelmesin’ diye dua edildiğini duyar gibi olursun. Bütün köy donmuştur adeta. Herkes büyülenmiş gibi izler seni. Hangi eve gidilecek diye acılı bir merak sarar ortalığı. Şehidin evine doğru yaklaşmaya başladığında, bahçedeki ihtiyarın büyülenmiş gibi sana baktığını, bacaklarının titremeye başladığını, elindeki bastondan güç alarak zar zor ayakta durmaya çalıştığını görürsün.
Ayakların geri geri gider. Bahçedeki çocuklar eve doğru koşar. Pencerelerde bir hareket başlar ve kapının önüne telaşla bir anne çıkar, bir sana, bir arkanda yere bakan Mehmetçiklere, bir de ambulansa bakar. Atar kendini yere. Oğlu daha toprak altına girmeden o ana düşer toprağın üstüne. Öyle bir vurur ki yere deprem oluyor sanırsın… Konu komşu yığılır, bin feryat bin figana karışır ki içinden ‘kıyamet bu' dersin. Kimi ana önce sana doğru koşar. Ellerine sarılır. Son bir umutla yüzüne bakar, ‘Yaralı, yaralı değil mi komutan?' der. Başını öne eğersin. Hiçbir şey diyemezsin. Dizlerinin bağı çözülür. Çökersin anayla birlikte yere. O ağlar, sen ağlarsın. Gözyaşları birbirine karışır. Hemşire elinin titremesinden, gözünün yaşını silmekten sakinleştirici iğneyi yapamaz bile…
Fidan gibi evladını feda eden o babanın, ‘Vatan sağ olsun, vatan sağ olsun, şehit babasıyım ben’ dediğini duyarsın. Kimi içine akıtır gözyaşlarını. Kimi donar kalır. Kimi günlerce konuşamaz. Kimi dua eder, kimi beddua. Kimi kendi saçlarını, kimi saçlarımızı yolar. Ne şapka kalır başınızda, ne rütbe omuzlarınızda, söker atar. Asıl büyük kıyamet bir iki gün sonra kopar.
Gerçekle yüzleşme günüdür. Bu sefer cenazeyle birlikte varırsın köye. Tören mören hak getire. Köylü alır şehidini omuzlarına, yer yerinden oynar. Ne protokol kalır, ne düzen. Tekbir sesleri, feryada karışır. Kimi, ‘Evladımı en son haliyle hatırlamak istiyorum’ der, cenazesini görmek istemez. Kimi de, ‘Göreceğim’ der. Gösteremezsin ki… Ya yüzü yoktur ya da bacağı. Bir üsteğmen elinde daha önce de okuduğu, sadece isim hanesi değiştirilmiş standart metni okur, ‘Kanı yerde kalmayacak’ sözleriyle konuşmasını bitirir. Tabuta sarılı analar, babalar, kardeşler duymaz, duysa da inanmaz.”