Bugün kendime imeceye gideceğim.
En çok ihtiyacı olan kendime yardım edeceğim.
Yarından gün çalıp biriktireceğim.
Fazladan birkaç saatin sahibi olacağım.
Uyku karşısında düşen kale olan bedeni hizaya sokmaya
çalışacağım.
Tezgâhları bir gün önceden onarıp, meyve sandıklarındaki
çürükleri ayıklayacağım.
Ustamın taktığı yavaş adımı silkeleyip atacağım.
Pazarın o kadar da can sıkan bir iş olmadığını, o haylaz
kafama anlatacağım.
Mektupların dağıtılacağı sokakların istifini, son ana
bırakmayacağım.
Çoğalan sitelere, uzayan apartman katlarına sitem etmeden
postaları güler yüzle dağıtacağım.
Başkalarına sevimsiz gözükse de telefonum çaldığında umut
işte, ekmek parası, kınamayın ne olur, cenazemiz var, öğlene yetişecek
dediklerinde.
Hemen hinlik edip de uzun boylu mu, dediğime alınmayın.
Toprağın bağrına kazma sallamanın zorluğunu
bilemediğinizden on santim daha geniş mezar kazmanın bileklere vurduğu
tokmakları da sayamazsınız.
Bazen tembelliğim tutup öğlene az saat kala başladığımda
cezasını da kendim çekmişimdir.
Kan ter içinde kaldığım yetmiyormuş gibi cenaze
sahiplerinin azarları ile paniklemişimdir.
Şimdi telefon gelir gelmez koşmadayım, kendime gün
çalmadayım.
Hem dikiş neden getirmiyor bu insanlar diye kahırlanıp
hem de işler sökün ettiğinde kendimi tutamayıp müşteriye surat asışım var ya,
en nefret ettiğim huyum.
Kumaşları beğenmeyişim, yok bunun ağzı yüzü eğri, nasıl
düzelteyim, bu ipek makasa gelmez, danteller makinenin ağzında durmaz.
Müşterinin o ocağına düştüm bakışlarını yakaladığımda;
iyice coşup neredeyse iş kabul etmeme inatçılıkları ihtimali ile üzüntülerini
artırışım.
Bin naz ile kabul ettiğimde de söz verdiğim tarihte
kesinlikle bitirip teslim edemeyişlerim, müşterilerin suyolu ettikleri terzi
dükkânımdan hüsranla ayrıldıklarında, çocuk durmadı, misafir geldi, grip
oldum bahaneleri üretsem de kendime ne kadar kızdığım.
Yüz bin kere kendime laf anlatsam da, bu kez bugünden yarını
yakalayacağım.
Çıktığım her camdan indiğimde, gövdemi sığdırdığım her
pervazı sildiğimde zafer işareti yapacağım.
Muhannete el açmamanın şölenini, suya batırıp duvarlarda
gezdirdiğim bezlerle kutlayacağım.
Yazı gününün beni nasıl strese soktuğunu bile bile, ille
de bir gün önce hazırlığımı tamamlayamayışım.
Yazının namluya sürüleceği saat belli iken, hâlâ bir
kitaba takılıp kalmalar, başka yapıtlara kaymalar, sayfalar arasında
kaybolmalarla iyice eritilen zaman karşısında yılgınlığa düşmeler.
Sanki bir gün önce yazının saçlarının taranıp elinin
yüzünün silinmesinin tamamlanması mekruhmuş gibi ille iki ayağı bir papuca
sığdırma sıkıntıları.
Bugün kendime ihtar üzerine ihtar çektim, tekdirler
verdim, sıkı sıkı tembihlerde bulundum.
Bir gün önce tası tarağı toplayıp yazı kolluklarını
giydim.
Hafız hanımı dinlerken, zihnimde hiçbir kırışıklık
kalmaması için dağınıkları topladım.
Teravihte hocanın okuduğu güzel tilaveti gölgelemesin
diye önlem aldım.
Kunut yapıp boynumu büküp bir kez daha Rahman a bu kötü huydan,
bu erteleme tembelliğinden kurtulmak için yakardım.
İhfa lar ne güzeldi.
İzhar lar kelebek olmuş caminin vitrayları üzerinde
uçuşuyorlardı.
Sekte ler halimi yeterince özetlemekte idi.
Tertîl üzerine okuyan müezzinin, tane tane, yavaş yavaş,
açık bir şekilde ve durulacak yerlerde durarak düşünerek okuması, bitmesin diye
beklediğim surelerdi.
Yazının, makasın, postanın, temizliğin, tezgâhların,
kazmaların, küreklerin araya giremediği o secde anları.
Okuması hadr olan hoca hanım, hüzün veriyor cemaate.
Nereye yetişecekse, bir sürat.
Bu hedrame okuyuşa içli bir yürek, Hz. Ömer in (R.A.)
sözü ile müdahale ediyor:
Yola gitmenin fenası hayvanı bitap edecek derecede
sürmek; kıraatin fenası da, kelimeler birbirine karışacak şekilde süratli
okumaktır.
İlle de tedvîr yolunu takip etmek.
Ne çok hızlı, ne de yavaş; tertîl ile hadr arasında orta
kıvamda okumak.
Tecvid ilminin olmadığı yerde kutlu Kur an ın mahzun
kalışı.
Ah en fenası da; avamdaki o, piyango çıkacakmış gibi
cennet beklentisinin yüksek tutulması.
Kalıpları, süratleri, makasları, kalemleri iteleyip.
Bugün kendime vakit ayırıp.
Gözlerime kuyulardan yaş çekeceğim.