Beyin, hafıza, bilinçaltı. Üstüne çok kafa yormadığımız ama her eylemimizde mutlaka önemli bir yeri işgal eden mefhumlar. Bazen kendime izin verip düşünüyorum. Yapmamalıyım biliyorum ama benimde zaaflarım var işte!

Hafıza bir insanın, bir ülkenin, bir medeniyetinin kilit taşı gibi gelmiştir bana. Hafızayı yitirmek nasıl bir hezeyandır. Bazı bilgilerimizi zihin sarayımızda istifleriz. Onları çağırmak için uyarıcılara ihtiyacımız vardır. Ya koklamalı, ya görmeli, ya duymalı yahut dokunmalıyız. Harekete geçen zihnimiz rafların arasından bilgiyi alıp bize getirir. Kullanırız bazen. Çoğu zaman işimize gelmez ama!

Bilgileri kodlama şeklimiz farklılık gösterebilir. Kavramlara yüklediğimiz anlamlarla oluşur hafızalarımız. Nazan Bekiroğlu’nun “kelime defteri” adını verdiği kitabı hatırladım. Kendi kelimelerinden bir sözlük yapmıştı kendisine. Bende hafızamdaki kelimeleri ve bana hatırlattıklarını düşündüm. Bilinçsiz bilgiden, bilginin kölesi olmaktan korkarak yaşadığım şu hayatta zihnimin benden bağımsız not ettiği kelimeleri, kokuları, resimleri paylaşmak istedim sizinle. Belki sizde kendi kelimelerinizi, hislerinizi ararsınız. Küslerinizle barışırsınız belki. Kimbilir…

Son zamanlarda sıkça duyduğum bir kelime var. Ortak kullanımda bu kelime. Düşünmeden kullanıyoruz bu kelimeyi. Adı “Demokrasi”. Bu kelimeyi ilk duyduğumda aklıma Yunan mitleri gelir. Tanrılara rağmen insanların kendi kendini yönetmesini şiar edinen bir tanım canlanır gözümde. Elindeki şimşekle bulutlardan izleyen Zeus gelir gözümün önüne. Bu insancıl yunanların her yetişkin erkeğine 18 köle verildiği bilgisi ulaşır sonra zihnime. Basit bir matematikle 350.000 kölenin insanlıklarını gaspeden insanların koyduğu bir tanımı kendime yakın hissetmemem gerektiğini hatırlatır hafızam bana. Uzak durarım bu kelimeden. 

“medeniyet” kelimesini duyan çoğunun aklına batı gelirken benim hafızam “Medine”yi çağırır tozlu rafların arasından. İnsana hakkını teslim eden ilahi nizama hayranlığım büyür. Aynı derecede kendisini medeni olarak pazarlamaya çalışan batının sömürdüğü ülkelerde yaptıklarının ne kadar medeni olduğu gözlerimi yaşartır. Kongo’da babayı çalışmaya zorlamak için çocuklarının elleri ve ayaklarını kesen Hollanda’lıları, Cezayir’de insanları çırılçıplak bırakıp boynuna ip takıp gezdiren, kestiği kafalarla fotoğraf çektiren Fransızları, Libya halkına zulmedip Ömer Muhtar’ı asan İtalyanları, dünyanın en büyük insanlık suçlarından sayılabilecek atom bombasını yapıp kullanmaktan çekinmeyenleri medeni bulmadığım için, aileye önem vermeyen, ahlakı önemsemeyen, güce teslim olan, mazlumu ezen bir anlayışın “medeniyet” kelimesini duyduğumda aklıma gelmemesi insan olarak beni sevindiriyor ne yalan söyleyeyim.

Sonbaharın gelmesiyle yapraklar dallarını terk ediyor yavaş yavaş. Önce sararıyor sonra düşüyorlar. Yapraklarından arınmış her ağaç bana “Darağacı”nı hatırlatıyor. Önce hapiste iradesini kırmaya çalışarak sararttıklarını en sonunda dalından koparıyorlar. Meyve veriyor aslında darağaçları! Cennet meyvesi. Locadan izliyoruz bizde. Giden kurtuluyor kalana veyl yazılıyor işte.

Ne zaman deniz kokusu çalınsa burnuma, alnımdan öpse rüzgar Gazze sahilinde oturduğum zamanları taşır yanıma. Dalgalara bakıp nasıl daldığımı. Duvarlardaki grafitiler gelir gözümün önüne. Muhammed Durra’nın şehid edildiği yerde “o an”ın duvarda hala hafızayı diri tutmak için beklediği gelir aklıma. Resimde gözlerini saklamaz Durra. Bakanın yüzüne dönüktür bakışları. Her deniz kokusunda o bakış deler geçer beni.

“Moloz dökmek yasaktır” yazıları vardır bazı duvarlarda. Ne zaman görsem bir bombanın bir evi nasıl patlattığını, altında kimlerin kaldığını hatırlatır bana. Arakan’ı hatırlatır. Beton evde bile oturmasına izin verilmeyen kardeşlerimi hatırlarım. Aksa’nın altını oyan Siyonistleri, gazzeyi kentsel dönüşüm alanına döndüren heronları hatırlarım hemen. 

Evde ne zaman sular kesilse, musluğu açtığımda su sesini duymadığım o an Afrika’ya giderim hemen. Temiz su iki kilometre yol gidip aynı yolu dönmek zorunda kaldığını, yaşlı olduğu için gelirken suyun birazını döktüğünü, birazını içtiğini bu yüzden çok su getiremediği için üzülen Hatice isimli o kadın gelir durur yanımda. Gözümün içine bakar. Ayırmaz gözlerini. Ben halime şükredene kadar ayrılmaz yanımdan. Gözlerime bir mesaj bırakır. “beni unutma” diye okur zihnim. Dişlerimi sıkarım.

Ne zaman ağlayan bir çocuk sesi çalınsa kulağıma “Irak” gelir aklıma. Babasını kaybeden, annesine zulmedilen çocukların hıçkırıklarını göğüslerine saklayarak ağlayışlarını duyarım. Ebu Gurayb’dan çığlıklar yükselir. Hepsi beni bulur. 

Hafızamın enteresan bir espri anlayışı var işte. Başlarda hem “acı” biriktirdiğini düşünür dertlenirdim. Beni diri tuttuğunu sonradan farkettim. Beni kandırılmaktan kurtardığını, dostu düşmanı hatırlattığı, her seferinde bana “insan” kalmam gerektiğini anladığımda teslim oluverdim. Üstünü başka bir kodlamayla örtmeye çalışmak gelecek tahayyülümü sıkıntıya sokmaya adaydı. Razı oldum. Tüm bunlar hafızamda olup bitiyor. Birkaç gün önce Suriye ile alakalı haberlere bakarken ilginç bir oyun oynadı hafızam bana. Suriye, daeş gibi kelimelerin geçtiği her an 2003’e götürdü beni zihnim. “Keşke” büyüdü dilimde. Acı acı yutkundum. Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi diye bir film hatırladım. Yaşlı doğup giderek gençleşen bir adamın hikayesiydi. Değişik bir denemeydi. Orada kaza geçiren bir kız vardı. Mesleki hayatını da etkileyen bu kazayı geriye doğru sararak izletmişti bize yönetmen. Ve alternatif bir yol göstermişti. Evden çıkarken unuttuğu çantasını almak için geri dönmesiydi kazaya sebep olan. Eğer çantayı unutmasaydı kapıya daha önce varacak, sokaktan geçen adam dikkatini çekmeyecek, yolun karşısına çoktan geçmiş olacak ve kaza gerçekleşmeyecekti. 3 saniye onu kaderine götrümüştü. Bugün bölgede yaşadığımız olaylar için bende benzer bir çıkarım yaptım. Ne gereği vardı bilmiyorum ama…tezkere geçmeseydi…Irak işgal edilmeseydi, daeş saddamın silahlarına çökmeseydi vs. vs.

Hafıza işte. Bana yeni yeni oyunlar oynamaktan vazgeçmeyecek. Bu arada bende yaşanan hiçbirşeyin tesadüf olamayacağına olan inancımı diri tutmaya çalışacağım. Siz mi? Sizi bilemem. Size kalmış. Yahut size bırakılmamıştır. Onu da siz bileceksiniz…

Kalbinizin sahibine emanet olun…

Eyvallah!!!