Evlerin perdeleri vardı. İçinde mahremiyeti saklayan. Önce perdeler kalktı sonra mahremiyet.

Alyanslar vardı. Evliliğin nişanesi. Sadakatin timsali. Sonra alyanslar kalktı. Sadakati alarak ardına.

İyi şeyler, güzel sözler merhamet... Evlerin perdeleri gibi yavaş yavaş çekiliyor aramızdan. Yapaylaşan bir hayatın içinde robotlaşan insanlarız. Kaçımız sevdi menfaatsiz? Sahiplendi kardeşini?

Şapkalarımızın içine örtü örttüğümüz günler geliyor aklıma. Gülenler. Güldüler de ne elde ettilerse ettiler. Zorlukla elde edilen bir özgürlüktü bizimkisi. Kıymetini korumak yerine kaydırıyoruz elimizden. Makyajla darlaşan kalıplarla.

Unutuyoruz çokça. Elimize zor geçen güzelliklerin kıymetini. Nimetin kıymetini. Artan zenginlikle yoksulluğun içindeki samimiyeti, zorlukları unutuyoruz. Yükselen şöhretle geçtiğimiz dar dönemeçleri kuyulu yolları kulak ardı etmek zorunda kaldığımız hakaretleri unutuyoruz. Unuttukça değeri azalıyor elimizdekilerin. Elimizdekiler çoğalsa neye yarar? Yaralanandan yaralayana dönüşmüşsek şayet. Kaybetmişiz demektir.

Bir sosyal medya var mübarek. Herkes her saatte mahrem birbirine. Ancak ölümünden sonra razı olmuyoruz eşimizin sohbetdaşlığına. Ölümünden sonra kıskanıyoruz. Yaşarken gece saatinde dilediği gibi konuşuyor. Üzülmüyor muyuz? Üzülüyorsak niye evliyiz? Kimi menfaatler zorunluluklar hayat şartları için mi? Eş demek her şart ve koşulda size destek çıkan yegane dost, akraba hatta siz demekti bir zamanlar. Kimse sıkılmazdı evindeki eşinden. Dışarıya bir ferahlık için çıkmazdı. Ferahlık evdeydi. Leyla evde. Huzur evde. Sohbetini sevdiğiniz sizi anlayan insan evde.

Herkes gömülü elindeki telefona. Yanında arkadaşıyla sohbet ederken gözünü ayıramıyor ekrandan. Hangisi değerli? Yanındaki mi ekrandaki mi? Ekrandaki ise niye yanında değil? Yanındaki ise niye ekranda gözün? Yoksa bir gün onun da uzaklaşması mı gerekecek sana görünebilmesi için? Yanındaki değersiz uzaktaki değerli midir her zaman?

İnsan insanın şifası derdi eskiler. Bizim şifa bulduğumuz birisi vardı mesela. İsmail dedem. Ne vakit konuşsa huzur, umut güzellik ve en önemlisi imtihanın içinde olduğumuzu fark ettirme. Bunları bize sağlardı gördükleriyle kendince okuduklarıyla. Ama en ziyade gönlüyle. Tam bir aile babasıydı. Tam bir aile büyüğü. Eşine saygısı sevgisi sonsuz. “Tamam hanımefendi”, “peki hanımefendi” sözleriyle onaylardı eşinin isteklerini. Bu dünyada kimseyi onu özlediğim kadar özlemedim. Cennet mekan, rahmetle...

Evleri sadeydi siz bilmezsiniz. Mavi tahtadan bir kapısı, beyaz kireçle boyanmış kerpiç duvarları vardı. Penceresinde gündüz tül gece kalın renkli güneşlik. İki divan karşılıklı. Yerde minderleri olan bir misafir odası. Mutfağında tel dolap. Gömme dolaptan banyosu, bahçede kuyusu ve su tulumbası. Asma sol köşede. Öyle tatlı ya da kara filan değil. Yeşil, koruk. Kedileriyle sıcaklaşan. Sobası kışın soğuğunu kovmakla görevli. Hangi odada yanıyorsa diğerleri buzdolabına dönen. 

O ev bunca zorluğun içinde cennetten bir köşeydi. Sevgi eviydi. Huzurlu sabahları dingin ve neşeli akşamları vardı. Sohbet müthiş. Saat onikiyi vurana kadar şenlik vardı orada. Sıla şenliği. Kalp şenliği. 

Velhasıl evlerin perdeleri vardı kalın iri çiçekli koyu koyu renkli. Şimdi tutup taksam birisini sizin evinize o rengin kasvetinden oturamazsınız. O evler ki perdelerin rengini açan derin ferahlıkla kasaveti silip atan sevginin evleriydi.

Şimdi evlerin perdeleri şeffaf. Sevgileri suni. O sevgilerin suniliğinden yayılan kasaveti yok etmek için perdeleri dilediğiniz kadar şeffaflaştırın hatta söküp atın. Geçmeyecek.