Suriye’de rejim güçleri tarafından ilk defa hedef alındık. Geçtiğimiz iki günde beş, Fırat Kalkanı Harekâtı’nın başladığı 24 Ağustos’tan bugüne ise 18 askerimizi şehit verdik. Bir insanın kendisine verdiği zararı anlatan, kendi ayağına sıkmak, bindiği dalı kesmek gibi ne kadar deyim varsa Suriye’de kendi elimizle kendimize yaptıklarımızı açıklamaya yetmez. Öyle bir noktaya geldik ki, sözümüzün gücü anlamını yitirdi. Sorunu askerimize havale etmek zorunda kaldık. Hani “gitsem öldürürler; gitmesem öldüm” diye bir meşhur bir söz var ya işte şimdi biz Suriye’de aynen bu noktadayız. Ne geri dönebiliyoruz, ne de daha ileri gidebilmemiz için gerekli ortam var. Kuşatılmışlığın ve öngörülemeyen adımların bu denli ayyuka çıktığı başka bir dönem yakın tarihimizde var mı hatırlamıyorum.
Evet, Kıbrıs Barış Harekâtı’nda da ambargolar, yaptırımlar, tehditler yani her türlü sıkıştırmalara muhatap olmuştuk ama hepsini boşa çıkarmayı başarabilmiştik. Ancak bugün durum karmaşık ve farklı. Oyun büyük, senaryolar girift! Mesela aramızda Suriye rejim güçlerinin Rusya’nın bilgisi dışında birliklerimize hava saldırısı düzenlemiş olduğuna inananlar var mı? Veya “ABD’ye gel beraber Rakka’ya, Musul’a gidelim, boş ver PYD’yi, YPG’yi” dediğimizde ABD’nin buna “tamam” dedikten sonra, PKK ile bizim gerekçelerimizle, bizimle birlikte mücadele edeceğini düşünenler var mı? Sorun şu dostlar; diplomatik gizemimiz kayboluyor. Kartlarımız o kadar ortada ki, bir sonraki adımımız herkes tarafından çok rahatlıkla sezilebiliyor. Yanlış politikalarla seçeneklerimiz olabildiğince sınırlanıyor. Bu durumu uzun süreli bir şekilde sürdürme şansımız yok. Bu yanlışlarda ısrarcı olursak, Allah korusun, büyük bir kaza kaçınılmazdır. Kontrollü güç her zaman düşünerek adım atmayı gerektirir. Gücümüzü doğru bir şekilde değerlendirmek gibi bir sorunumuz var. Ne yapacağımızı hesap edemez durumdayız. Her şeyi her yerde konuşmayı marifet zannediyoruz. Kapalı kapılar arkasında konuşulması gereken bilgileri herkesin duymasına gerek var mı? Dış politika gizem yüklü, sır dolu bir alandır. Tek beklenti sorumluların üzerine düşeni reklama ihtiyaç duymadan yapmalarıdır. Bugün maalesef dış politikanın dümeninde olanlar gelişmeleri okuyamayacak durumdalar. Başarı kriterinin sadece alkış olduğu gibi bir düşünceye kapılmışlar. Oysa onların taltif edileceği yer, maşeri vicdan ve gelecek nesillerin ibret alacağı tarihin sayfalarıdır. Mümtaz Soysal bir köşe yazısında, “Dış ilişkilerin sorumluları her şeyden önce kendi halklarının çıkarlarını düşünmek zorundadırlar. Kişisel çıkarlardan, iç politika ve meslek hesaplarından, hatta kendilerinin ve yakınlarının yaşamlarından da önce” demişti. Yani dış politikanın sağcısı, solcusu, muhafazakârı, liberali olmaz. Tek geçerli kriter, bu şartlar çerçevesinde milli olmak veya olmamaktır. Bugün bu anlayışa ihtiyacımız var.
Dış politikanın direksiyonunda bulunanların da geldiğimiz noktadan hoşnut olduklarına inanmıyorum. Yaşananların ülkemizi uçurumun kenarına getirdiğini onlar da kabul ediyorlar ama gereken adımları atamıyorlar. Öylesine yanlış bir algı içindeler ki, dertleri sadece bu ülke, bu millet olan akıl sahiplerinin uyarılarını bile sıradan bir muhalefet bakışı diye dikkate almıyorlar. Yanlış yapıyorlar. İşte bu yüzden endişemiz artıyor.
Türkiye’nin AB’ye rest çekerken de, Şanghay’a göz kırparken de ne yaptığını tam anlamıyla bildiği kanaatinde değilim. Duyguların şaha kalktığı, akl-ı selimin anlamını yitirdiği bir sürecin içinde hatalarımızı göremeyecek kadar muhakeme yetisinden uzağız. “Geçmişi unutanlar, onu yeniden yaşamaya mahkûmdurlar.” demiş bir bilge kişi. Evet, biz geçmişimizi unuttuğumuz için bugün sorunların bombardıman şeklinde üzerimize yağmasını izlemek zorunda kalıyoruz. AB terörü destekliyor diyoruz, doğru söylüyoruz. AB, PKK’nın da, FETÖ’nün de sığınağı durumuna geldi diye dert yanıyoruz, bunda da sonuna kadar haklıyız. Peki, bunu bugün mü anladık, yoksa zaten biliyorduk da bu zamana kadar başka saiklerle kulağımızın üzerine mi yattık? 2004 yılında AB Anayasası’nın altına imza koyarken alnımıza silah mı dayadılar? Bu zamana kadar “Başmüzakerecilik” marifetiyle yürütülen ilişkileri bir adım daha ileri taşımak için AB Bakanlığı’nı kurarken üyeliğe kabul edileceğiz diye kandırıldık mı? Sevinç içinde gündüz vakti havai fişekleri patlatırken Avrupalı! olmanın ayrıcalığına mı inandırıldık? Bu olanlardan sonra cevabın ne önemi var değil mi?
Aslında işin özü şu; kendi hinterlandını, potansiyelini harekete geçirme gücünden yoksun bir irade için AB üyesi olmanın, Şanghay’a girmenin, NATO’da kalmanın hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Böylesine tutarsız ve temelsiz tartışmaların olduğu bir ortamda konuşulması gereken şey de eksen kayması falan değildir. Olmayan şey kaymaz. Sorunun adı diplomatik kaostur. Kaosun olduğu yerde ise her an her şey olabilir. İşte beni korkutan da bu!