Diktatörlük rejiminin tanımlanabilmesini sağlayacak birtakım unsurların ya da özelliklerin belirlenmesi mümkündür ve kolaylaştırıcı bir yönü de vardır.

Diktatörlüğün belki de başat özelliği, nerdeyse olmazsa olmaz unsuru siyasî iktidarın yanında toplumdaki her türden iktidarı inhisarına, yani tekeline almasıdır. Ama bu tekel sıkı, katı, paylaşılmaz, devredilmez ve kişisel olmayı şart koşar. Kişisellik, diktatörlük iktidarını mutlaklaştırmaktan kutsallaştırmaya kadar varan bir gizemlilik cilâsının cezbedici kaynağını oluşturur. Tarihte öyle diktatörler vardır ki, hiç bir zaman ortadan kaldırılamayacak ruhsal ve bedensel arazlarını bu kişisellik özelliğinin cilâlarıyla üstün niteliklere büründürmüştür. Ruhsal ve bedensel arazlarını kabullenerek bunları kendi içinde denge bütünlüğüne kavuşturabilmiş insanlar, diktatörlüğün tercihi dışında kalmayı da başaranlardır.

Diktatörlük, her ne kadar siyasî iktidar özdeşliğinde anlaşılsa da, gerçekte toplumdaki her türden iktidarı temessül etmek, emmek ile varlığını tamamlanmış sayar. Bunun karşıt anlamında diktatörlük, meselâ bir sanat-edebiyat ya da marangozlar topluluğunun belli bir güç birikimini bile kendi varlığı için tehlike olarak algılayabilir. Adeta iktidarının rekabete tabi tutularak paylaşımı şeklinde görebilir.

Dolayısıyla bütün iktidarları, iktidar çağrışımı yapacak herhangi bir etkinliği, kendi kişiliğinde içkinleşmiş siyasî iktidarının hamurunda yoğurur. Bir bakıma kendi benzerini bünyesi içinde oluşturur ama bu benzerinin ayrılmasına veya etkinlik sağlamasına asla izin vermez. Anlayış göstermesi, hoşgörülü olmasıysa hiçbir zaman ihtimal dahilinde bile olsa tasavvur edilemez. Onun için iktidarın tekelleştirilmesi doğal ve kaçınılmaz olarak, diktatörlüğün güvencesi anlamını taşır.

Ancak iktidarın inhisari niteliğe, tekelleşme boyutuna yönelerek sıkı sıkıya sarıldıkça, kendi içinde doğal sıkışmaları, dolayısıyla tepki ve baskı birikimini tehlikeli bir çizgiye doğru sürüklemeye başlar. Daha doğrusu sürüklenir. Adeta doğal birtakım olgu ve olayları kavramayı sağlayan belirlenincilik (determination) ilkesi burada da ortaya çıkar ve hükmünü icra etmeye başlar. Bundan dolayı diktatörlüğün özü olarak onu varlık sahnesine taşıyan iktidar (siyasî iktidar aynı zamanda), aynı zamanda varlığını tehdit edecek gizilgücü (potantial) de taşır. Bu gizilgüç tarihi, siyaseti, toplumu daima belirlenimcilik ilkesi bağlamında kavrayan anlayışlara göre, diktatörlüğün özü dışında aranmalıdır.

Elbette bu yaklaşımlar tartışmaya açıktır. Ama diktatörlüğü içten kavramada bir dereceye kadar yararlı olabilirse de, bütünüyle açıklamaktan uzaktır.

Diktatörlükte iktidar tekelleşmesi, ister istemez özgürlük ve hukuku kendi istemine göre dönüştürme sorununu beraberinde getirir. Özgürlük sayısız gerekçelerle insan ve topluma, özne olmaları dolayısıyla atfedilmekten uzaklaştırılır, ancak iktidara bağlılık veya sadakatin bir bedeli biçiminde bahşedilen imtiyaz olarak takdim edilir. Böyle kabullenilmesi ve uyulması istenir. Elbette diktatörlüklerde kurallar, yasalar vardır. Hem de, nerdeyse hayatın bütününü düzenleyici mahiyette ortaya konulur. İnsanların, bireylerin ve toplumun nasıl bir hayat yaşayacağını bu türden düzenlemeler oluşturur. Gel gör ki bu düzenlemeler, kurallar insanın insan olmaktan doğan hak ve özgürlükleri içermez. Diktatörlüğün varlığına, istemlerine hizmeti amaçlayan nitelikler taşırlar.

Diktatörlük bir yandan bir siyasî rejim kategorisini oluştururken, diğer yandan, meselâ tam karşıtı olan demokrasiye de sızabilecek nitelikte olduğunu, özellikle XX. yy. dünyasında ortaya koymuştur. Demokrasinin gevşek birtakım özelliklerini (sözgelimi seçim gibi) kullanarak kendisini "kamufle" etme becerisini gösterebilmiştir. Siyaset bilimcileri bu durumu "demokratik diktatörlük", "seçimle gelen krallar" ya da "halk demokrasisi" gibi deyimlerle ifade etmişlerdir. Karşıtı da olsa, diktatörlükler öteki siyasî rejimlere açık, gizli, tam veya kısmî bir şekilde nüfuz etme, sirayet etme, hatta sızma niteliğine sahip olduğunu adeta ispatlamış bulunuyor.

İslâm coğrafyası, en azından son yüzyıllarda diktatörlüğün bu türden nüfuz, sirayet ve sızmaları bakımından adeta siyaset laboratuvarı haline gelmiştir. İslâm ve Müslümanlar bu kapan ın tuzağından kurtulamamanın bedelini fazlasıyla ödemişler, ödemeye de devam ediyorlar. Kendilerine gelememelerinin temelinde bu açmaz başat engel olarak duruyor.