Bu sene geçmiş yıllardan çok farklı bir ortamda Ramazan-ı Şerif’e giriyoruz. Üzerimizde çok büyük bir manevi âfet vardır. Bütün cami ve mescidler kapatılmış, Cuma ve cemaat dağıtılmış durumdadır. Bu mübarek ayda Cuma ve beş vakit namazlar cemaatle kılınamayacağı gibi ek olarak, teravihler de cemaatle kılınamayacak, iftar sofralarında dost, ahbap ve ihtiyaç sahipleri ağırlanamayacak, camilerde mukabeleler okunmayacak, vaaz ve nasihatler olmayacak, Ramazan umresi yapılamayacaktır. Halbuki Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: “Ramazan ayında yapılan umre, tam bir hac sayılır, yahut da benimle birlikte yapılmış bir haccın yerini tutar” (Buhârî- Müslim) buyurarak ne büyük bir sevaba vesile olduğunu belirtmiştir.
Bu Ramazan-ı Şerif’te kendimizi -nerede ise- gurbette azınlık olarak yaşayan birisi gibi hissedeceğiz. Bunun manası manevi olarak çok büyük zarar edeceğiz ve zaten ediyoruz da. “Efendim, salgın hastalık var biz ne yapalım” deyip hiçbir aklı başında Müslüman, ak sütten çıkmış ak kaşık gibi kendisini temize çıkarmaya kalkmasın. Zira böyle bir durumu biz hak etmeseydik bunların hiç birisi başımıza gelmezdi. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (Rum, 41)
Evet, genelde insanlığın kahir ekseriyeti, özelde ise Müslümanlar olarak bizler çok şımarmıştık. En fakirimiz dahi mutraf /şımarık zenginler gibi yaşamaya öykünür olmuştu. Herkes dünya hayatının zevklerinden en azami derecede tatmak için adeta birbirinin sırtına basar olmuştu. Camiler boşalmış, ibadet yaşlılarımızın elinde kalmıştı. İsrafın haddi hesabı yoktu. Ekmeğin hiçbir kıymeti bulunmuyordu. İşte o nimetlerin bir kısmı elimizden gitti. Şimdi durup kendimizi yoklama zamanı. Eğer kendimize gelemezsek daha nelerin elimizden alınacağını hiç mi, hiç kestiremeyiz. Çıkış yolu ilk günahı işleyen Hz. Adem (A.S.) ve Hz. Havva annemizin başlarına gelen musibet üzerine: “Ey rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!” (İbrahim, 23) deyip Yüce Allah’a yalvarmak ve şeytanın kıyamette kendi yoluna uyanlara yapacağı uyarıyı ondan önce kendimize yapmaktır: “O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın.” (İbrahim, 22) Evet, kurtuluşun ilk kıvılcımları kendimizi kınamakla çakılır.
İnsan ömrü boyunca çok sınırlı sayıda Ramazan ayını idrak eder. Önce bunun farkına varmalıyız. Sanki binlerce Ramazan-ı Şerif’e yetişecekmiş gibi bu değerli vakitleri boş ve faydasız işlerle harcamamalıyız. İnsan denen bu varlığı gerçekten hiçbir zaman anlama imkanı yoktur. Zira insanlar bir taraftan sokaklarda ölüm kol gezdiği için evlerine kapanıp, ölümün kendisine ne kadar da yakın olduğunu hissederken, diğer yandan da dini görevlerini yerine getirmeye sıra geldiğinde asla ölmeyi aklına getirmez ve sanki daha önünde bin yıllık bir ömrü varmış gibi vaktini boş işlerde cömertçe harcar. Ama ne yapalım ki insanın doğasında bu da vardır. Tercih kendisinindir ve kendi düşen de ağlar.
Geçmiş Ramazanlara oranla sevap kapılarının birçokları kapalıdır. Halbuki Ramazan-ı Şerif; kendisinde işlenen farz ibadetlerin yetmiş kat daha fazla sevap yazıldığı ve nafile ibadetlerin ise bu mübarek ayın dışında yapılan farz ibadetlere denk düştüğü ve içerisinde bin aydan daha faziletli Kadir Gecesi’nin bulunduğu çok müstesna bir zaman dilimidir. Onun için Ramazan-ı Şerif’e girerken teyakkuz halinde olmalıyız. Ramazan-ı Şerif’e girerken ilk görevimiz ise Ramazan hilalini gözetlemektir. Hilal; ayın ilk günlerinde aldığı yay biçimi, ayın batı tarafında göründüğü sıradaki haline denir ve hilalin hareketlerinin gözetlenerek çıplak gözle görülmesi gerekir. Hilâlin güneş batışı arkasından görülmesi geçerlidir ve hilali gözetlemek, Hanefi fûkahasına göre Şaban ayının yirmi dokuzuncu günü; akşamüzeri gurup vaktinde, insanların hilâli gözetlemeleri vacibtir. Ebu Hureyre (R.A.), Resulûllah (S.A.V.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Ramazan orucunu, hilâli gördüğünüzde tutun. Hilâli gördüğünüzde açın. Şayet hava kapalı olursa, (hilalin görülmesine engel olursa) otuzu sayın.” (Müslim, 1081).
Hilâl görülünce üç kez tekbir ve tehlilden sonra üç kez şöyle dua edilmelidir: “Ey Rabbim! Bize bunu bereket ve iman selâmet ve İslâm hilâli eyle! Ey hilâl! Benim de senin de Rabbimiz Allah’tır” (Tirmizî, Deavât, 50).
Hilali gözetleme, orucun bir parçasıdır ve ibadettir.