Bir çocuğun annesini özler gibi Bursa yı özlüyorum. Bu güzel şehir ne kadar seyredilsin ki bir gün gelsin bıkılsın. Sayısını pek hatırlamıyorum Bursa ziyaretlerimin. Çocukluğumun İstanbul unda; böyle şeyler bugün hâlâ mahalle ruhunda var mı, bilmiyorum ama Ramazan aylarında Osmanlı şehirlerine geziler düzenlenirdi. Edirne ve Bursa mutlaka programa alınırdı.

Meşakkatli bir yolculuk bizi beklerdi.

Böyle bir yaz Ramazanında üstelik yolların şimdiki gibi muntazam olmadığı o günlerde herkes envai çeşit iftarlık ve sahurluğu hazırlar; manevi turistler sabah namazından sonra cami yanında toplanır ve yine günümüze göre çok iptidai bir otobüsle yola çıkardı.

 O otobüs her seferinde bozulur, güneşin altında oruçlu, sabırsız, bezgin; Bursa ya kavuşmayı beklerdik.

Ama vuslat vuku bulduğunda çektiklerimiz unutulurdu. Zira serin gölgeli ulu bir çınarın altında annelerimizin büyük özenle hazırladığı iftar sofralarında bütün mahalleli güle konuşa ezan sesini beklerdik.

Ne yazık ki benim çocuklarım işte bu masalımsı fonlardan mahrumlar.

Artık mahalle ruhuna katılmak gibi annelerimizden miras kalan bir sabrımız yok.

Gençliğimde de çoğunluğu yaşlı komşu ve ahbaplarla Bursa gezilerine katıldım.

Hatta bu beli bükük ama dinç son Osmanlı hanımlarının yanında annem bile onların torunu yaşında idi.

Kimi Mudanyalı, kimi Giritli, Yenişehirli, İnegöllü.

 Zengin bir Bursa potborisi sunardı bu yaşlı güngörmüş, terbiyeli, soylu bir aile tedrisinden geçmiş hanımlar.

Onların naklettiği menkıbe ve efsanelerle hayal iklimim ne kadar renklendi.

 "Dilek Hamamında tutulan niyetlerin",  "Çekirge hazretleri" hürmetine nasıl kabul edildiğini, şifalı suların bir mucize gibi hastalıkları iyileştirdiğini anlatan o sabırlı, hayat dolu, vaktini insanlara cömertçe harcayan yaşlı hanımların nesli de kayboldu artık zamanımızdan.

 Zamane yaşlıları da, gençleri gibi pek aceleci ve konuşmayı gereksiz görecek kadar ahir zaman alametlerini hemen hatırlatıvermekteler.

Ulu selviler gibi beyaz örtüleri ile etraflarına asalet yayan bu insanlar da sanki "melali anlamayan nesle aşina değiliz" dercesine yaşmaklarını toplayıp çekildiler yeryüzünden.

Zaten Tanpınar da Bursa yı "büyük bir hanıma" benzetmiş: "Kuruluş asrından sonra Bursa, sevdiği ve büyük işlerinde o kadar yardım ettiği erkeği tarafından unutulmuş, boş sarayının odalarında tek başına dolaşıp içlenen, gümüş kaplı küçük el aynalarında saçlarına düşmeye başlayan akları seyrede ede ihtiyarlayan eski masal sultanlarına benzer. İlk önce Edirne nin kendisine ortak olmasına, sonra İstanbul un tercih edilmesine kim bilir ne kadar üzülmüş ve nasıl için için ağlamıştır Her ölen padişahın ve Cem vaka sına kadar her öldürülen şehzadenin cenazesi şehre getirildikçe, bu geçmiş zaman güzelinin kalbi şüphesiz bir kere daha burkuluyor; "Benden uzak yaşıyorlar, ancak öldükten zaman bana dönüyorlar. Bana bundan sonra sadece onların ölümlerine ağlamak düşüyor" diyordu.

Sadece Tanpınar ı değil Andre Gide yi de derinden sarsar Bursa. Onca uğraşmalarına karşın bir türlü İstanbul u, bu kibirli üstada sevdiremezler. Fakat Bursa ya gelince usta yazarın yüreğindeki nasır yumuşar. Yeşil Camii önünde başını eğer ve "zekânın kemal hâlinde sıhhati" diye hayranlığını itiraf etmek zorunda kalır.

Ne çocukluk, ne gençlik; her gittiğimde biraz daha bağlanıyorum Muradiye nin taş merdivenlerine. Mescitler, türbeler, sebiller, havuzlu avlular, revaklı bahçeler bir masalın tüm görkemini sunmakta. Belki çocukluğumda yollar ve arabalar iptidai idi. Lakin şehir şimdi çok fazla teknoloji ile haşır neşir olup huzur kaçırsa da,

hâlâ Osman Gazi, türbesinde Mushaf-ı Şerife ayağını uzatmadan yatıyor.

 Sultan Orhan, olanca kibarlığı ile son misafirlerini uğurluyor.

 Nilüfer Hatun, Bursa halkının kendisini çok sevip de, ismini verdiği Nilüfer çayını seyrediyor.

 Murad, yüksek taraçadan cenk yaptığı ovaları süzüyor.

 Hayme Ana, ulu çınarın dallarına kurduğu beşikte bebeğini sallıyor.

Bir anne şehir gibi Bursa yı biraz görmeyince ne kadar da özlüyorum.