Deprem, ölüm gerçeğini çok sarsıcı bir şekilde hatırlamamıza vesile olmuştu. Bugün kavga ettiğimiz her şey o gün değerini yitirmişti. Ne seçim ne de ideolojik farklılıklar hiçbirimizin umurunda değildi. Gözümüzün önünde bu milletin evlatları can çekişiyordu. Adeta kendi canımız yanmışçasına o acıyı hissediyor ve bir şeyler yapmak için çırpınıyorduk. Kim neyin ucundan tutabilirse onun ucundan tutmaya çalışmıştı.
İlk günlerin verdiği hararetle hepimizin ortak gündemi elbette bu on bir ilimiz ve burada yaşayan insanlarımızdı. Fakat ülkemizde gündem çok hızlı değişiyor maalesef. Artık normalleşmemiz, rutine dönmemiz lazım söylemleri ile başlayan acıdan sıyrılma çabası Ramazan ve en sonunda da seçim derken gündemin tamamen değişmesine neden oldu. Rutine dönmek böyle bir şey değildi aslında… En çok korktuğumuzsa seçim gündemi arasında deprem bölgesinin unutulması, bu bölgenin ve insanlarının seçime alet edilmesiydi. Maalesef korktuğumuz başımıza geldi.
Herkes konunun bir ucundan tutmuş çekiştirirken olan yine mazluma oluyor. Depremzedelerle görüştüğümüzde bölgenin aslında nasıl da kendi haline bırakıldığını anlıyoruz. Hâlbuki sorunlar bitmedi, hatta daha bir arpa boyu yol alabilmiş değiliz. Konuştuğumuz kişilerden barınma, su, elektrik gibi temel ihtiyaçların hâlâ çözülemediğini duyuyoruz. Anlaşılan o ki, köylerin durumu içler acısı. Zaten depremin ilk günlerinde de köyler unutulmuş, en son ulaşılan yerler olmuştu. Bugün de durum farklı değil.
İnsanlar çadır ve konteyner evlerde yaşama tutunmaya çalışıyorlar. En azından başlarını sokacakları bir çadırları, konteynerleri var diye düşünmek bizleri rahatlatıyor olabilir. Fakat depremin ilk günlerinde iktidar medyasının ne kadar da rahat diye anlata anlata bitiremediği gibi değil bu mekânlarda kalmak. Küçücük bir alanda birden fazla insan birlikte ve mecburen mahremiyet sınırlarının ihlal edildiği koşullarda yaşamak zorundalar.
Bölgenin iklim şartları nedeniyle ilk başlarda soğukla mücadele etmek zorunda kalan insanlar, bugünse havanın ısınması nedeniyle sıcakla başa çıkmak zorundalar. Çadırda kalan bir aile, kaldıkları çadırın malzemesi nedeniyle soğukta ısıtmadığını, sıcakta da koku yaptığını anlatıyor. Ayrıca sıcakların başlaması ile sinek ve haşerat sorunu da baş göstermiş durumda. Hatay’da konuştuğumuz bir ablamız, “Çok sıcak, biraz içeriyi havalandıralım diyemiyoruz çünkü bu sefer de sineklerden duramıyoruz” diyor. Bölgede ilaçlamanın yapılması gerekliliği de ayrı bir sorun olarak önümüzde fakat bu konuda da bir adım yok. Özellikle köy yerlerindeki insanımız kaderine terk edilmiş durumda.
Temel ihtiyaçların karşılanamadığı, mahremiyetin kalmadığı bir ortamda üstelik deprem gibi sarsıcı bir imtihanla karşı karşıya kalan insanlarımızın acil psikolojik destek alması gerekmekte. Gündeme yeterince getirilmese de uzuv kayıpları yaşayan insanlarımız var. Tüm ailesini, tüm maddiyatını kaybeden insanlarımız var. Bundan sonra hayata nasıl adapte olacakları ile ilgili çalışmaların yapılması gerekiyor.
Asıl sorunlar şimdi başlıyor. Depremin asıl yıkıcılığını tüm çıplaklığı ile şimdi görüyoruz. Fakat sanki her şey bitmiş gibi deprem bölgesindeki çalışmalar bir bir sonlandırılıyor, gündemimize yeterince dâhil etmiyoruz. Evet can sıkıcı bunları konuşmak. Bizim 3-4 aydır konuşmaya tahammül edemediğimiz bu durumları yaşamak zorunda olan insanların ne hissettiğini düşünebiliyor muyuz peki?
Bu kadar acıyı görmek ve yaşamak insanı yıpratıyor elbette. Bölgeden kiminle konuşsam bizim anlaşılmaya, dinlenilmeye ihtiyacımız var diyor. Hayattan bıkmış, yaşamak istemeyen insanların haberini almak bizi kahrediyor. Hastanede yattığı ve psikolojik destek almak için başvurduğu halde hâlâ daha destek alamadığını öğrendiğimiz hastalar var. Depremin ilk günleri insanların nasıl seferber olduğunu, psikolojik ve sosyolojik destekte bulunabilmek için açılan eğitimleri düşünüyorum. Bu kadar organizasyon boşa mıydı? Yoksa kendimizi rahatlatmak için yaptığımız çalışmalar mıydı? Elbette bu organizasyonlar sonucu bölgeye giden, insanlara umut olan çok kişi tanıyor ve görüyoruz. Ancak yapılan çalışmaların gündem olması kadar bölgeye merhem olamadığımızı görmek üzüyor.
Belki Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde psikologların, sosyologların, sosyal hizmetçilerin, aile danışmanlarının, manevi danışmanların içlerinde bulunduğu bir psikososyal destek çalışması organize edilebilirdi. Her kurum bireysel çalışma yapmak yerine bakanlık bünyesinde başvurularla daha sistematik ve organize bir şekilde çalışılabilirdi. Bunu yapmak için geç de değil. Depremzede insanlarımızın uzunca bir süre desteğe ihtiyacı olacak.
Unutmayalım, bu seçim bitecek. Allah korusun yarın başka acılarla imtihan olduğumuzda bugün konuştuğumuz, sinirlendiğimiz, kavga ettiğimiz seçim gündemlerinin hiçbiri umurumuzda olmayacak. Ve yine bir acı ile imtihan olduğumuzda bu millet tüm kavgalarını kenara bırakıp tekrar tek vücut olmayı bilecek güce sahip. Yarın hatırlamayacağımız şeyler için bugün birbirimizi kırmaya hiç gerek yok.