Utangaç Muhafazakâr: Utancını muhafaza eden kişilere verilmesi gereken ad olması gerekirken siyasi tercihlerini dışa vurmakta çekingen davranan kesimi anlatmak için müsait bir başlık haline gelmiştir. Utanmak burada kaygılı çekingenliğe yakın bir anlamda kullanılmıştır. Muhafazakârlar neden utanır? Muhafaza ettikleri ile muhafızlığını yaptıkları şey arasında bir tenakuz sezdiklerinde kimlik çatışması yaşamamak içindir herhalde. Liberallerin utangacına rastlamıyoruz mesela. Liberaller Adam Smith’e ait, “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!” (Laissezfaire, laissezpasser) sloganını hür teşebbüs ve serbest dolaşımın mottosu haline getirmişlerdir. Muhafazakârların “yapmak” ve “geçmek” eylemine karşı uzanabilecekleri son nokta temkinli olmak noktasıdır ki bunu sloganlaştırmak istersek herhalde şöyle demek daha uygun olur: “Dur hele, bekle hele!”
Yeşil Sol: Çevrecilik, feminizm ve sosyalizmin haklarına odaklanmış yeni sol hareketin adıdır. Türkiye’de 1970’lerde çevre sorunlarına duyarlık oluşturmak için sivil toplum merkezli ortaya çıkmış bir örgütlenme iken 2012’de yedekte tutulan bir siyasi partiye ad olmuştur. Yeşil ile solun birleşmesi yakın zamana kadar alışıldık bir durum değildi. Sol, kızıl renkle ifade edilirdi. Sağ muhafazakârlığın rengi ise yeşildi. Yeşil dinî olanı ve de kutsalı temsil ediyordu. Hatta bir dönem “İslam Sosyalizmi” furyasından mülhem “Yeşil Komünizm” diye bir uyarlama kavram da günlük hayata dâhil olmuştu. Sosyal adalet, fırsat eşitliği, emek ve alın terinden bahsetmeniz bile “Yeşil Komünist” olmanız için yeterliydi.
Ateş ve Işık: En çok aşınan kavramlardan. Eskiden soğuk gecelerde meydanlarda yakılan ateşin etrafında ısınan insanlara “dava ehli” denirdi. Ateş yerini ışığa devretti. Ateş sembolü çoktan gözden düşmüş yerini ışık almıştı. Işık-nur vb. kelimeler sanki öbür âlemden haberler taşır gibiydi. Pozitivist dünya “güneş” ve “ateş” sembollerini az da olsa sürdürmeye devam ediyor. Tevfik Fikret bu ateşin fitilini tutuşturmuştu. Promete başlıklı şiirinde Tevfik Fikret Yunan mitolojisine yolculuk yaparak Zeus’un elinden kutsal ateşi çalan Promete efsanesiyle bunu idealize eden şairlerdendir. “Faza-yı Ferda’nın Küçük Güneşleri” tabiri de yine ona aittir. Sol ve pozitivist aydınlanma ateşle, sağ ve muhafazakâr aydınlanma ışıkladır. Nurculuk ve ışıkçılık geleneğini bu yaklaşımdan almış olmalıdır. Muhafazakâr entelektüel “münevver” (nurlanmış), pozitivist entelektüel “aydın” olarak boşuna isimlendirilmiş değildir.
Dava: Muhafazakâr, milliyetçi, mukaddesatçı, mefkûreci gibi aidiyetlerin ortalıkta cirit attığı dönemlerde “dava” kelimesi tek başına saltanatını sürdürmeyi başarıyordu. Dava kutsaldı, davadan dönmek olmazdı, davaya ihanet diye bir şey vardı. Onun için eşten dosttan, sevgiliden geçilirdi. Mahpuslarda yatılırdı. Gelişen zamanlar içerisinde her şey gibi dava kelimesi de evrilerek kullanışlı hale geldi. Dava sadece fedakârlık değil, aynı zamanda bal tutan parmak yalardı. Koşan kazanır, yürüyen ulaşırdı. Bu anlayış “Atı alan Üsküdar’ı geçer!” ile zirve yaptı. Davanın başköşesine, “Benlik davası” diye bir şey daha eklendi. Üzerinde düşünmeden gözü yumuk atladığımız bir kavramdı dava. “Dava Delisi Kerim” ile Mustafa Kutlu’nun “Ya Tahammül Ya Sefer” hikâye kitabında karşılaştığımda henüz lise öğrencisi idim. O tarihten sonra her köşe başında hüsran hikâyeleri anlatan Kerim’lere rastladım. Yunus Emre Divanı’nı kaç kez okuduğum halde Bizim Yunus’un uyarısına hiç dikkat kesilmediğimi sonradan anladım. Şöyle söylüyordu: “Ben gelmedim davi (dava) için / Benim işim sevi işi / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim.” Dava meğer içerisinde bir kavgayı ve de kargaşayı barındırıyormuş da biz onu başka yerde arıyormuşuz. Dava diye bir şey varsa o öz evimizdir, gerisi dışarısıdır. Öz evimiz ait olduğumuz kalbimiz, kafamız, ruhumuz ve benliğimizle üzerinde bulunduğumuz sırat-ı müstakimdir. Gerisi bir cangıl!
İmtihan: Sonuç almaya endeksli minyatür bir dünyanın adıdır. Bu dünya bir imtihan mahallidir, gerçek dünya karşısında sadece minyatür bir hayat alanını temsil eder. Dünyada ilim ve irade performansını ölçen imtihanlar da bundan farksız değildir. Sınamak ve denemek amaçlıdır. İnsan sınandığının ve denendiğinin bilincinde ise sınavın sonucunun dünyevi anlamda pek bir önemi yoktur. Yensen de yenilsen de kazansan da kaybetsen de sahici olana ulaşmanın minyatür dünyasını yaşıyorsundur. Olup biten bir fragman, bir demo çekimidir. Başarmayı fazlaca ciddiye alanlar, “Hanginiz daha iyi iş yapacak, onu denemek ve sınamak için ölümü ve hayatı yarattık.” (Mülk Suresi-2) ayeti karşısında derin uykuya dalanlardır. Yersiz sevincimiz ve gereksiz üzüntümüz bu hakikati ıskalamaktan kaynaklanıyor. Dünyada kazandığın ahirette kaybın olabilir!
Sevincini, üzüntüsünü, öfkesini ve sabrını uhrevileştirenlere selam olsun!