Bu zamanda yönetici olma riski oldukça büyük. Çünkü yönetenin adil olması, yönetiminde bulunanların haklarını koruması, eşitlik ilkesine özen göstermesi gibi büyük sorumlulukları bulunuyor.
Siyasal ayrışmaların uçlaşması, keskinleşmesi insanların aynı düzlemede değerlendirilmesini zora sokuyor. Taraflar hasım ve çatışmalı. Bir siyasal parti iktidarı ele geçirince genellikle kendi tabanına dönük bir yüzü oluyor. Diğer kesimler yok sayılıyor. Yönetim sadece bir partiye ait oluyor. Diğer kesimler göz ardı ediliyor.
Türkiye düzlemini göz önünde bulundurursak, sağ-sol çekişmesi, ülkücü-devrimci, Alevi-Sünni çekişmesi gerilimlerin en büyük nedeni. Daha sonra buna ırkçı ayrışmalar da dâhil oldu.
Türkiye cumhuriyeti resmî ideolojisi ise kendi düşünüş biçimine bağlı olanlara öncelik verdi. Din dışı bir hayatın önerilmesi ve buna kimi çevrelerin ayak uydurması farklı bir yapı oluşturdu. Böyle olunca da cumhuriyetçiler birinci sınıf konumunda. 1950 sonrasında sağcıların iktidar olması durumu değiştirdi. Sol eğilimli beldeler cezalandırıldı. Onlar devletin olanaklarından yararlandırılmadı. 1960’tan sonra ara dönemler dışında sağ iktidarlar ülkeyi yönetti. Zaman zaman da sol iktidar ortağı oldu. O dönemlere ister istemez fazlasıyla kadrolaşmalara gidildi. Kesimlerin ağırlıklı iktidarlarında bir kesim tamamen devre dışı kaldı.
Türkiye’de gerilimin en büyük nedenlerinden biri budur.
Sahih Müslümanlar genelde yöneticilik hırsından uzak dururlar. Bunun en somut örneğini Peygamberimizden sonraki halife belirlenmelerinde ortaya çıktı. Hz. Ebû Bekir zorla halife yapılmıştı. İstemeye istemeye kabul etmişti.
Hz. Ömer şehadeti yakın olunca arkadaşlarını topluyor 5 kişi arasında bir tercihte bulunulmasını, oğlu Abdullah’ın bu adayların dışında tutulmasını istiyor. Özellikle Hz. Osman ile ilgili endişesini şöyle dile getiriyor: “Osman’ın akrabalarına düşkünlüğü var. Bundan kaçınmalı.” Gene Hz. Ömer’e atfen simgeleşen bir ifade var. “Fırat’ın kıyısında bir kurt bir kuzuyu kaparsa bundan Ömer sorumludur” der. Bu, çok ürpertici bir durum. Böylesi bir vebalın ve sorumluluğun altına kim girer, girebilir.
Müslüman bir yöneticiyi en çok zorlayan adalet konusudur.
Özellikle günümüzde belli bir kesim mutlu ve huzurlu iken bir diğer kesim ise mutsuz ve huzursuz. Bir taraf dua ederken bir diğer taraf ah ediyor. Ah, bir bedduadır.
Şu sıralar muhafazakârlar dışında devletin olanaklarından ve kurumlarından kimse yararlanmıyor. Örneğin bir KPSS açmazı var. Sınavlarda alınan puanların bir kıymeti yok. Çünkü, 90 puan alan biri sözlü mülakatta değerlendirme dışı kalabiliyor. 60 puan alan ise görevlendiriliyor. O zaman söz konusu sınavın da bir anlamı olmuyor. Bir kamu kurumunda ya da iktidarlara bağlı özel kurumlarda görev almak için bile bir partiye ve çevreye bağımlı olmak şart mı? Ne yazık ki bugünün koşullarında evet.
Bir insan yönetici olmak için neden çok tutkulu oluyor? Mesleği olmadığı için mi? Yöneticilikte daha büyük kazanç elde edeceği için mi? Sadece yönetenler değil söz konusu parti mensupları da hırsla saldırıyorlar. Kendilerine karşı olanlara savaş açıyorlar. Hatta şu yakın zamanda gelişen olaylar çok daha ürkütücü. İnsanların açlığa terk edilmesi, suçlu diye insanların ispiyonlanması ve açlığa mahkûmu anlaşılabilir değil.
Daha önce varlıklı olan Halifeler, ölümlerinde borçludurlar. Devletin ganimet ve vergi gelirleri olduğu halde.
Hz. Peygamber, kızı Fatıma’nın yardım isteklerini geri çeviriyor. Esirlerden bir hizmetçi istiyor, vermiyor. Devlete ait haklardan en sevdiği kızını bile mahrum ediyor. Bu, Müslümanlar için genel bir ilkedir. Olması gerekendir.
Müslüman birinin yönetici olma hırsını anlayamıyorum. Hırsla böyle bir yükümlülüğün altına girmek insanın başının belasıdır. Hele yaşadığımız şu zamanda. Ama bu dünya baki değil devran dönüyor. Dönüyor ama çok da acımasızlaşıyor. Kin kini, intikam intikamı doğuruyor.