Kimsenin mutlu, huzurlu, güvende olmadığı bir düzen ve
bir dönem yaşanıyor. Hangi açıdan, yönden bakarsak bakalım olumsuzluk yaşamın
hemen bütün alanlarını kuşatmış bulunuyor. Güvensizlik bunun başatı.
Adalet mekanizması bütün kurumlarıyla tartışma konusu.
Bunu bu hâle getiren kurumun kendisi midir, ona ruh veren yapı mıdır ya da
beslendiği düşünce kaynakları mıdır Bütün bunları tartışmak onun aksak
taraflarını gidermek sorunları çözmeye yeter mi Ruh ve öz itibariyle yabancı
olan bir düşüncenin medeniyetimiz bütünlüğüyle özdeş olmayan taraflarını
tartışmak elbette bizi sonuçsuzluğa iter.
Hukuk sistemi yok etme, itlaf etme, ortadan kaldırmaya
dönükse eğer bundan bir sonuç beklemenin doğru olmayacağı gerçeği tarihi
süreçte ortada. Böyle olmasına karşın Batı düşüncesinin kurumları bizleri ve
dünyayı bütünüyle yaşananlarla kuşatma altına almış, kendi anlayışını dayatmış
bulunuyor.
İslâm hukuku bir anlamda doğaçlamadır dersek yanlış bir
şey söylemiş olmayız. Bunu hak ve adalet ölçüsü içinde, insan psikolojisini
olumlu yönde etkileyen bir girişim olarak varlığını sürdürür. Her şeyden önce
asıl olan insanın kazanılmasıdır. İnsanı yitirmek, yok etmek, ortadan kaldırmak
en kolay yöntemlerden ve çok da ucuzdur bir bakıma. Avrupa hapishaneleri artık
insan almıyor. Yer yok. Kendi ülkelerinde yer kalmadığı için, kendisine daha az
maliyetli olabilen 3. sınıf dünya ülkelerinde inşa edilen hapishanelerine
gönderiyorlar mahkûmlarını. Türkiye düzleminde de baktığımızda hemen her on
yılda bir kere hapishaneler boşaltılır, üzerinden çok geçmeden yeniden dolar ve
yeniden bir takım gerekçeler uydurulur ve yeniden başa dönülür. Dünyanın en
büyük adalet saraylarını yapmak ya da en büyük hapishanelerine sahip olmakla
övünen bir ülke yöneticilerinin konu üzerinde bin kere düşünüp tartışmaları
gerekir.
İslâm hukukunda en ağır olanlardan biri kısas olayıdır.
En kutlu bir varlık olan bir insanın öldürülmesi, ortadan kaldırılması
insanlığın en büyük günahlarından. Böyle olmasına rağmen bu suçları işleyenler
için kısas uygulaması son çözüm değildir. Bir kere bu suçu işleyen
yargılanırken maktul tarafının, yani öldürülen kimsenin yakınlarının yaklaşımı
önem kazanır. Allah, bu konuda insanlığa o insanı bile kurtarmanın bir çıkış
yolunu gösterir. Ölenin yakınlarının tutumu öne çıkar. Eğer onlar katili
bağışlarlarsa bunun daha hayırlı olacağına işaret edilir. Tercih ölenin
yakınlarına bırakılır.
Hz. Ali Efendimiz, bir suçluyu yargılarken suçu hakkında
soruşturma yaparken çok titiz davranır. Kişinin suç işlediğini bildiği hâlde,
kendisine: Sen bu suçu işlemedin değil mi diye ısrar eder. Adam söz konusu
suçu işlediğini ısrar eder. Suçluyu bu anlamda ikna edemeyince infaz yerine
gönderdiğinde orada, gözlerinin önünde infazın dehşetini görünce pişman olur ve
Hz. Ali onu bağışlar. Onun bu tutumu Sevgili Efendimizin hoşuna gider. Bu, bir
insanı kurtarmanın en sağlıklı yöntemi.
Hakkaniyet ve adaletin olmadığı bir düzlemde suçların
olması kaçınılmaz. İnsanlığın bu kadar zulüm gördüğü, yaşadığı iliklerine kadar
sömürüldüğü bir düzende sağlıklı bir ortam beklenemez, beklenmemelidir.
Günümüzde çokça yakınılan bir durum var. Kişiler
potansiyel suçlu olarak görülüyor. Bir kişi şu suçları işleyebilir varsayımıyla
yargılanıyor. Kişi suç işlemediği hâlde hakkında bir takım uydurma deliller
uyduruluyor ve adam mahkûm ediliyor.
Emperyalizm egemenlik kurmak istediği bir bölgede
özellikle suçlular ihdas ediyor, kişileri suç işlemeleri için eğitiyor,
koşullarını oluşturuyor sonra da suç işlemeye gönderiyor. Aslında bu Batı
düşüncesinin özünü oluşturuyor. Muhaliflerini ya da karşıtlarını ortadan
kaldırmak için insanlık dışı, hakka ve adalete uymayan yol ve yöntemleri
yaşıyor ve yaşatıyor.
İslâm kendi bütünlüğü içinde algılanmadıkça sağlıklı bir
sonuca asla ulaşılamaz. Ötesi boş.