Doğu Akdeniz’de bazen bir savaş gemisi değil, bir sondaj ruhsatı dengeleri değiştirir.

Bazen bir füze değil, bir enerji şirketi egemenlik mücadelesinin en etkili aracı hâline gelir.

Ve bazen bir ülkenin gerçek dostu olup olmadığını, imzaladığı askerî anlaşmalar değil; enerji sahalarında kime yer verdiği gösterir.

Bugün Suriye’de yaşanan tam da budur.

Suriye yönetimi, deniz yetki alanlarında Amerikan, Fransız ve Katar şirketlerine hidrokarbon arama ve üretim imkânı tanıyor.

Chevron var.

ConocoPhillips var.

TotalEnergies var.

QatarEnergy var.

Üstelik bu sürecin diplomatik koordinasyonunda ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın aktif rol aldığı görülüyor.

Peki…

Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı neden yok?

Madem Türkiye ile Suriye arasında yeni bir dönem başlamıştır…

Madem iki ülke arasında stratejik iş birliğinden söz edilmektedir…

Madem Türkiye, Suriye’nin yeniden inşasında en önemli aktördür…

Madem Ankara’nın Şam üzerinde önemli bir siyasi etkisi olduğu söylenmektedir…

O hâlde Amerikan şirketlerine kapılar açılırken, Türkiye’nin millî enerji şirketi neden dışarıda bırakılmıştır?

İşte cevap bekleyen soru budur.

Daha da önemlisi…

Sözcü Gazetesi’nin yayımladığı haberde yer alan haritada görüldüğü üzere, Suriye’nin 3 numaralı deniz bloğu, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin deniz yetki alanlarıyla sınırdaş olan son derece kritik bir bölgedir.

Bu nedenle mesele yalnızca Suriye’nin kendi enerji politikası değildir.

Mesele, Türkiye’nin Mavi Vatan’ının hemen yanı başında yeni bir enerji ve jeopolitik düzen kuruluyor olmasıdır.

Enerji şirketleri sadece petrol aramaz.

Devletlerinin bayrağını taşırlar.

Devletlerinin nüfuzunu taşırlar.

Devletlerinin jeopolitik hedeflerini taşırlar.

Bugün Suriye denizlerinde Amerikan, Fransız ve Katar şirketlerinin bulunması, sadece ticari bir tercih değildir.

Bu aynı zamanda siyasi ve stratejik bir tercihtir.

Daha dikkat çekici olan ise şudur:

Suriye’nin kapılarını açtığı uluslararası enerji şirketleri ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin yıllardır sözde ruhsat verdiği şirketler büyük ölçüde aynı şirketlerdir.

Bu tesadüf değildir.

Bu, Doğu Akdeniz’in tek merkezden kurgulanan enerji-jeopolitik denklemidir.

Bir tarafta Güney Kıbrıs Rum Yönetimi aynı şirketlerle çalışıyor…

Diğer tarafta Suriye aynı şirketlere kapılarını açıyor…

Peki Türkiye nerede?

Yunanistan ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi yıllardır aktif diplomasi yürütüyor.

Önce siyasi zemini hazırlıyorlar.

Sonra şirketleri getiriyorlar.

Arkasından devletleri devreye sokuyorlar.

En sonunda da oluşan fiilî durumu uluslararası meşruiyete dönüştürmeye çalışıyorlar.

İşte diplomasi budur.

Peki biz ne yapıyoruz?

Haklı olduğumuzu anlatıyoruz.

Oysa uluslararası ilişkilerde haklı olmak tek başına sonuç doğurmaz.

Haklılığınızı sahada gösterebildiğiniz ölçüde kazanırsınız.

Bugün Suriye denizlerinde TPAO’nun bulunmaması sadece ekonomik bir kayıp değildir.

Bu, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki diplomatik etkinliğinin de sorgulanmasına yol açmaktadır.

Şu soruyu artık yüksek sesle sormak zorundayız:

Amerikan şirketleri için diplomasi işliyor da, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı için neden işlemiyor?

Tom Barrack’ın masasında Chevron’a yer bulunuyor da, Türkiye’nin millî enerji şirketine neden yer bulunamıyor?

Eğer gerçekten Türkiye ile Suriye arasında yeni bir stratejik ortaklık kuruluyorsa, bunun en somut göstergesi basın açıklamaları değil; TPAO’nun Suriye denizlerinde faaliyet göstermesi olmalıdır.

Çünkü dostluk nutuklarla değil, ortak çıkarlarla ölçülür.

Enerji paylaşımında yoksanız, jeopolitik paylaşımda da yoksunuz demektir.

Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan’ı sadece donanmayla koruyamazsınız.

Mavi Vatan; diplomasiyle korunur.

Enerji anlaşmalarıyla korunur.

Millî şirketlerle korunur.

Ve en önemlisi, aktif diplomasiyle korunur.

Bugün cevap bekleyen soru hâlâ ortadadır:

Suriye denizlerinde Amerikan, Fransız ve Katar şirketlerine yer var da, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na neden yer yok?

Böyle dostluk mu olur?