Aut: Yeri pirelendi- içine kurt düştü
– Kemal bey, bu tedbiri Sarıgül için mi aldı
Sayın Kılıçdaroğlu’nu makamında seyreden bir partili, merakını gidermek için sormuştur bu soruyu, kalem efendisine.
Kalem efendisi, lafın gelişi... Sayın Kılıçdaroğlu’nun konuşma metinlerini yazan kalemşor dememiz gerekirdi. Kolcaklarına baksanıza... Elbisesini onlarla koruyor, “Diktatör, sahtekar, hain...” demenin mecburi kirliliğinden...
Kalem efendisi yahut kalemşor... Bir görevi de meraklı partililere karşı Genel Başkanı’nı korumak... Savunmasına bakın, kutsal sosyoloji kitabı yazarı.
– Bizim Kemal bey’i, partili aday göstermemekle suçlayanlar, sanıyorlar ki böyle tedbirlerle koruyor kendini.
Meraklı partilinin,
– Yok yani, ben de genel başkanımıza bağlıyım, demesine kulak asmadan devam ediyor kalem işleri sorumlusu.
– Kemal bey, partisinin mensuplarını korumak için başka yerlerden aday bulmuş, Sarıgül’ü de bedelsiz transfer etmiştir.
Korumak, yani seçimlerde yenildiklerinde, hezimete uğradıklarında yok olup gitmesinler...
– Ha anladım, der bu noktada meraklı partili. Anladığı aslında şudur: Bir Yahudi ölmek üzeredir. Ailesi etrafında beklemekteler. Haydi ama... O ise başka hesapta. Bana papazı çağırın der, çocuklarına. Hahamı demek istedin galiba. Hayır der, yolcu baba. Ben ne dediğimi biliyorum ve yanıma papaz istiyorum. Aile efradının itirazını bertaraf etmek de vazifesi. Sürdürür konuşmasını. Yani ben Hıristiyan olarak öleyim ki, azalma onlardan olsun. Şunun şurasında sayımız ne kadar ki
Meraklı partilinin anladıklarını aklında toparlamasını bekleyen yazı işleri sorumlusu, görünen tedbirlerin, seçime giren adaylarla bir ilgisinin olmadığını böylece anlatmış oldu.
Edindiği bilgileri yeterli bulan meraklı partili, zarif tedbirin sebebini öğrenmek ısrarını sürdürüyor.
– Kemal bey bu tedbiri niçin aldı
Demek istenileni anlamıştır kalemşor bey. Parti yönetimi ve halk arasına Milli Şef zamanında örülmüş, aşılamayan ağlar zaten vardı. Görünmüyor olması bilinmesine engel değildi. Şimdi bu icraatın manası ne
– Size karşı değil efendim, diye savunmasına başlar kolları kolçaklı yazıcı efendi. Sizler böcekler misiniz ki, alınıyorsunuz. Sayın Kemal bey’imiz böceklere karşı almıştır efendim bu tedbirleri.
Böcekler... Hiç yabancısı değil meraklı partilinin. Haber programlarında çok duymuşluğu vardır.
İyi ama diye geçirir içinden. Hükümet üyelerinin makamlarını ve evlerini istila ettiğini duyduk. Bu ülkede Kemal bey’in odasına girecek kadar böcek bolluğu mu var
Meraklının bu bitmez sorulu bakışlarına da bir cevabı mutlaka vardır, görevli yazmanın.
– Ne yani, bizim sayın Kemal bey’imiz, ilerideki böcekli günlerinin antrenmanını şimdiden yapmasın mı
Skor çoktan belli. daha antrenman yapılacak da, kadro kurulacak da... Ölme eşeğim ölme fıkrasını aklına getirmesine izin verilmeyen meraklı partilinin, Kemal bey’imiz böceklere karşı Amerika’da ilaçlanmış, dezenfekte olmamış mı idi, sorusunu da sese dönüştürtmedi, eteği çamurlu katip bey. Ama lafını yine de içinde Amerika geçecek şekilde etti.
– Aslında bizim Kemal bey’imiz tütün mamulleri ve müskirata karşıdır. Puro tütününün dumanının çıkması ise keyfi ile ilgili değildir.
– Evet anladım, der bu izaha, meraklı partili. Kaybedilecek seçimin şimdiden keyfi mi olur
– Aynen düşündüğünüz gibi. Sayın Kemal bey’imiz çoktan bırakmıştır keyif alma işlerini, derken savunmacı kalemşor, meraklı partilinin kafasında bir ihtimal daha belirir.
– Belki de bunca tedbire rağmen yaşamayı başaran böceklerin duman kokusu ile kaçırılması düşünülmüştür.
Hep olduğu gibi, yine hayır cevabı almak meraklılığın ötesinde, partili olmanın gereği olduğundan, okur-yazar bey izahlarına son hayırını diyerek, son noktayı koyar.
– Hayır! Hava olsun purosudur o. Havana’dan... Okyanusu geçerken, biraz berisinden... Sayın Kemal bey’imizi böyle tamamlayacaklarını düşünmüşler... Kimine tesbih, kimine ananas yani...
Yaşayan kısım, ama yaşatmıyor...
“Bir kısmınızı kesmeseydim...”
Engin Ardıç’ın 31 Ocak 2014 tarihli Sabah Gazetesindeki yazısında bu cümleye rastladığımda, aklıma ünlü tarihçi ve yazar merhum Reşat Ekrem Koçu’nun annesinin anlattığı anektod geldi.
Hatırlayabildiğim kadarıyla, Engin Ardıç’ın aktardıklarıyla, o anektod arasında bir benzeşme, bir paralellik söz konusuydu. Dolayısıyla bu konu ile alakalı olarak bizim de diyeceklerimiz olmalıydı.
Önce Engin Ardıç’ın yazısından ilgili yerler.
(Şu anda yaşayan en büyük edebiyat tarihçisi ve eleştirmen kabul edilen George Steiner, bir ara roman yazmaya da heves etmiş ve “A.H.’nin San Cristobal’a Getirilmesi” adında bir kısa roman/uzun öykü kaleme almıştı...
Bu romanda Hitler, Güney Amerika’da teşhis ediliyor ve Mossad ajanları tarafından tıpkı Eichmann gibi kaçırılıyordu.
Kendisi de bir Yahudi olan Steiner, romanın sonunda Hitler’in ağzından Yahudiler’e şöyle diyordu:
“Mesihiniz aslında benim! Benim sayemde iki bin yıl sonra İsrail devletini yeniden kurabildiniz! Bir kısmınızı kesmeseydim daha bir şey yapacağınız yoktu.)
Steiner’in, “Bir kısmınızı kesmeseydim...” diye anlattığı Hitler’i, şimdi de Koçu’nun anlatımıyla annesinin ağzından dinleyelim.
(Küpür yan taraftadır)
Steiner adı geçen roman ya da uzun hikâyesini 1981 yılında yayımlamış. II. Dünya Savaşı’nın bitmesinden 41 yıl sonra, İsrail Devleti’nin kuruluşundan 33 yıl sonra...
Onca tarih kitabı, onca roman kitabı, onca anı kitabı, onca senaryo kitabı okuduktan sonra...
Sizi ben, savaş ateşiyle yakacağım Almanya’dan çıkardım ve yolcu ettim. Bir kısmınızı...
Merhum Koçu’nun annesinden dinlediklerinin tarihi kaç “Almanya’yı öyle bir harbe sokacak...” vurgusuna göre 1939 veya öncesi olmalı.
Mart 1961 yılında, bize bir fıkra anlatır mısınız, diyen bir dergiye, annesinden duyduklarını aktaran merhum Reşat Ekrem Koçu’nun bu anekdotunu bulmam bir haftamı aldı –yeteri kadar intizamlı olamamak benim hatam– ama, bunun, ülkemin insanlarının arifliğine iyi bir misal olduğu kanaatindeyim.
İkinci Dünya Savaşı çıkmamışken daha, Hitler Yahudidir diyen bu ülkenin bir kadının sanısı ile, onlarca yıl sonra bir Yahudi yazar, “Mesihiniz aslında benim” diyerek paralellik kuruyor. Ki Mesih, inanılan dinden olur.
Diyeceklerimiz var derken, vurgulamak istediğim bunlardı.
Ha bir de, biz söyler geçeriz, başkaları romanlarını yazar, hikâyelerini yazar...
Yasalara Yaslandık İnternette Yaşlandık
Henüz içeri girmiş ve selamlaşmıştık ki, İnternet Servisi Sorumlumuz Adnan Öksüz yapıştırıverdi soruyu:
– İnternet Yasası hakkında bize ne söyleyebilirsin
Soru bana soruluyordu. Yani internet karşısında, üçyüz sayfalık okuma kitabının sayfalarını karıştırıp duran ilkokul ikinci sınıf çocuğu halindeki/görüntüsündeki bana soruluyordu bu soru.
Ne desem acaba Ama önce herkesin işine gelen bir cevap vermeliyim.
“Bir tabii felaket sonrasında insanlar toplanıp moral bulmaya çalışırlarken birbirinden, sürekli ağlayan çocuğa sormuş birisi;
– Sen niye ağlıyorsun
Çocuk içini çeke çeke söylemiş gerekçesini;
– Herkes neye ağlıyorsa, ben de ona ağlıyorum.”
Adnan Öksüz’ümüz gülümseyedursun, başka diyeceklerimiz de var.
“Gençliğimizde bize anlatılan yahut hap yapılıp yutturulan bir solculuk efsanesi de cevap olabilir senin soruna.
Mülkiye’nin hocalarından Mümtaz Soysal’a sormuşlar sempatizanı öğrenciler.
– Anayasa’mızı sağcı iktidarlar madde madde değiştiriyorlar. Ne yapalım
– Önemli değil, demiş en siyasi solcu hoca. Onların o maddeleri nasıl yazdıkları hiç önemli değil. Önemli olan bizim o maddeleri nasıl yorumlayacağımızdır! Geçerli olan da budur.”
Bilmeyiz, o yorumcuların yerini kimler aldı, yahut o gelenek sürüyor mu Adnan’ımıza bu noktalara yoğunlaşmasını söyledim.
Ama bitmedi söyleyeceklerim. Çünkü O’nun doğduğu yıllarda, bugün internet denince akıllara gelen girişimci Bill Gates, Amerika’da bir üniversitenin internet fakültesinde eğitim görüyormuş. Farkımız bu. Ki bu ülke ancak 70’li yıllarda gördü televizyon denilen aletle. Yani bizim Adnan, ilkokul sıraları ile daha yeni tanışmışken...
Keşfeden olmadık, katkı sağlayan olmadık. Fakat kötü kullanıcı olmaktan, olayazmaktan kurtarmaya yahut korumaya çabalayan iktidar diyor ki: Adım Hıdır, elimden gelen budur.
Bizim Adnan ise yüzüme bakıp durur. Biraz daha mı konuşsam...
– Bu ülkede sevgili Adnan, kartelin TV’cileri yıllarca gizli kameralı programlar yaptılar. En çok gizli kamera kullananlar, en çok reyting alanlar ve en çok insanların intihar etmesini sağlayanlar, en çok ödüllüler olarak dolaştılar basın dünyasının arenalarında.
Kartelin gizli kameralı televizyonculuğu ile yetişen nesil, eğitilen nesil şimdi en verimli çağını yaşadığı için bu ülkede, Gezi’lerde yakılmasını ülkemizin, bize demokratik hak olarak öğrettiler.
“Gizli kamera şerefsizliğini yapmam ben”, diyen rahmetli Savaş Ay gibi kaç gazetecimiz var
Adnan Öksüz bir soru sordu, benden bu cevapları aldı. Gözlerine baktım. Memnun oldu mu acaba Gördüğüm, artık işimize bakalım, bakışları idi. Sağol Adnan Öksüz.
Teşekküre gerek yok
Reşat Ekrem Koçu kendini anlatıyor
Jimnastik!
Küçük yaştan beri biraz sessiz, hareketsiz insanımdır. Bunun için annem sık sık bana takılır, daha hareketli bir insan olmamı isterdi.
Bir gün hastalandığım için doktor şurup vermişti. Ancak bu şurubu içmeden önce iyice çalkalamak gerekiyordu. Elimdeki şişeyi ertesi sabah habire salladığımı gören annem gülmüştü:
– İlâhi oğlum, dedi, doktor da anlamış senin halini de biraz idman yapasın diye, o çalkalanması icap eden ilacı yazmış reçeteye!
Reşat Ekrem Koçu bir şairi anlatıyor
Süleyman Nahîfî
On yedinci asır sonları ile on sekizinci asır başlarında yaşamış ünlü divan şairi, kıymetli bir hattat, İstanbul’da doğdu. Doğum tarihi bilinmiyor; devrine göre çok sağlam tahsil görmüştü, maliye kaleminden yetişmiş, mesleğinde ikinci defterdarlığa kadar yükselmiş, elçi kâtipliği ile İran’a ve Macaristan’a gidip gelmişti. 1738’de öldü, kabri Topkapı dışında, Maltepe’ye giden yolun sol tarafında bir yerdedir. Ana dili gibi Farsça’dan Mevlâna’nın “Mesnevi”sini manzum olarak ve erişilmez başarı ile Türkçe’ye çevirmiştir.
Lâzım değil inayeti ehl-i tekebbürün,
Bahşeyledim atâsını vechi abûsuna!
mısraı yakın zamanlara kadar darb-ı mesel gibi kullanılırdı.
Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım
Kurbânın olam var mı benim bunda günâhım
beyti de, divan edebiyâtı ile meşgul olanların hafızalarındadır.
Bir güzelin aşk derdi ile hasta döşeğine yatar. Sevdiği bunu haber alınca şairin ziyaretine koşar ve lûtfedip elini de aşıkının kalbi üzerine koyar. Nahîfî o esnada orada bulunanların yüzlerine melûl melûl bakarak:
Sanma rahminden sunar, destin dili mecrûhuma
Ol kemân ebrû gönülde tîri müjganın arar!..
der. Pek güzeldir zannederim: “Elini yaralı kalbime merhametinden uzatmadı, o yay kaşlı sevgilim kalbimde ok kirpiğini arıyor!..”
Biz de onları anlattık
İşbilen Kalemler
Şimdi yazmaları kolay. Yandaş sıfatının hakkını veren köşecilerin.
“Bir işbilen daha işbilen olduğu için...”
İstifacının soyadının anlattıklarına sığınmaları da cabadan.
Efendim, işbilenmiş de...
Partinizin bir elemanı olurken; listelere adı yazılırken; Meclis’te partinize tahsis edilmiş sıralarda otururken; liderinizi, bugün yanlış hoca’ymış dediklerine saygılı pozisyonlarda gördüğünde alkışlamaktan yoruluyorlarken; ken, ken, ken...
Neredeydiniz
Mide bulantılarınızı uzun uçak yolculuklarınızın tutmasına bağlamıştınız ama...
Tuzlukmuş, biberlikmiş, mikser aletiymiş...
Beyaz öküzü verdiğimizde kaybettik, hesabı var ya...
Daha yeni yeni şiir okuduğu yıllarda, “Ferruh Bozbeyli burda, Süleyman Arif Emre’yi mi destekleyeceğiz ” propagandası yapan sermayeli yiğiti, RP’de söz sahibi olduğunda milletvekili yapma gafletinde bulunan Genel Başkanınıza şu soruyu sormak; kemerleri bağlı, kalemleri bağlılara düşmez ama, bize düşer.
– Neyin karşılığında
Not: RP’nin bölünme harekatına o sermayeli yiğitin evinde başlanmıştır, diye yazar tarih kitapları...
AKP’nin sermayeli yiğitlerini beklemek ve görmek de bizim hakkımızdır.
Aday Manzaraları
-I-
Sevilir sayılırdı,
mütevazi biriydi,
Aramıza girerdi,
tıpkı bey girmiş gibi!..
Geçen dönem başkandı,
şimdi yüklenmiş malı,
Yeliyle toz kaldırır,
tıpkı beygirmiş gibi!..
-II-
Ömür boyu içerek,
rakı cin şampanya,
Dindar gerici derdi,
din ise hurafe;
Yatır yatır gezerek,
başlatmış kampanya,
Millet oy mu verecek,
ders mi bu herife !.
Ekrem Şama