Bir arada yaşamak zorunda kalan insanların bir şekilde bazılarının bazılarıyla ünsiyeti farklılık gösterebiliyor. Bunun elbette hem biyolojik, hem kültürel hem de siyasal nedenleri vardır. Akrabalık, kan bağı gibi olgular biyolojik ünsiyeti açıklarken sosyal statü, eğitim seviyesi, ekonomik durum, kentleşme, sekülerleşme, muhafazakârlaşma gibi durumlar kültürel ünsiyete; ideolojiler, ulus bilinci, millet, ümmet gibi kavramlar siyasal ünsiyete bize götürür.
Bu ünsiyetlerin oluşturduğu kimliğin var olabilmesi ve var kalabilmesi için o toplumsal grubun bir aidiyete ihtiyacı vardır. İşte aidiyet insanların kendilerini başkalarından farklı olduğunu hissetmesinden doğar. Yani kendini bir yere konumlandırabilmesi için kendisi dışında bir “öteki” gereklidir. Aslında ötekinin varlığı aidiyet oluşturduğu için bir sorun teşkil etmiyor. Sorunun asıl kaynağı ötekiyle araya mesafeler koymakta, hatta düşmanlaştırmakta yatıyor.
Ülkemizdeki siyasi ve kültürel ayrımın temel kodlarını ötekinin tanımlanmasında aramamız bu açıdan önemlidir. Kimliğin motivasyonu, o kimliğin ötekilerden farklılığını hissetmesine bağlıdır. Ancak bu farklılığın kendine ve ötekine değer biçerek ortaya konduğunda ötekileştirme ve düşmanlaştırma sürecine ilerlediğini görebiliriz. Bu durumu sosyal psikolog Henri Tajfel, sosyal kimlik teorisinde açıklamaya çalışır. Henri Tajfel’in sosyal kimlik teorisine göre, bireyler kendilerini sosyal gruplara ait olarak tanımlar ve bu gruplar arasında bir “biz” ve “onlar” ayrımı yapar. Bu ayrım, toplumsal grup üyelerinin kendi gruplarını yüceltmelerine ve diğer grupları küçümsemelerine neden olabilir.
Türkiye'deki ideolojik gruplar arasında bu tür bir ayrım oldukça yaygındır. Bu küçümseme ve ötekileştirme hatta düşmanlaştırma ve şeytanlaştırma bu coğrafyanın öteki anlayışındaki temel sorunlardır. Öteden beri ülkemizde toplumsal ahengin sağlanamaması ve toplumsal zeminin sağlam temeller üzerine kurulamaması ötekileştirici anlayışın bir sonucudur.
Bundan dolayı ötekiye yüklediğimiz bu anlamı aşamadığımız sürece kültürel ve siyasal farklılıklarımız itici bir güce hiçbir zaman evrilemeyecektir. Kısır bir çatışma döngüsü içerisinde siyaseten alan kapmanın bir aracı olacaktır. Bu alan olabildiğince konforludur. Çünkü siyaset niceliği merkeze aldığı sürece safları sık tutması gerekiyor. İçinde bulunduğu siyasal organizasyonun dağılmaması, etkinliğini yitirmemesi ve destekçilerinin kendilerinden uzaklaşmasının engellenmesi ancak bir düşmanın varlığıyla mümkündür. Ayrıca toplumsal grupların kendine körlüklerinin, kendileriyle yüzleşememelerinin en büyük sebebi yine başkalarının kötülüğünü ve hatalarını gündemde tutmalarıdır.
Siyaseti bu kısır çatışma döngüsünden kurtarmanın yolunu karşılıklı dinleme, tanıma ve anlamada görebiliriz. Çünkü insan, bilmediğine düşmandır. İnsanlar birbirlerini dinledikçe ve karşısındakini tanıdıkça onlara olan düşmanlığının azalmaması için hiçbir neden yoktur. İnsanlar aynı fikirlere ya da aynı yaşam tarzına sahip olmak zorunda değildir. Ama aynı coğrafyayı yaşanabilir kılmak için çalışmak, aynı külfete katlanmak, nimetleri adilce paylaşmak zorundadır. Bu ilkelerin egemen olduğu siyaset kültürünün rekabeti topluma zarar değil, dinamizm yükleyecektir. Bundan dolayı siyaset adına kuracağımız cümlelerin, savunacağımız ilkelerin birlikte yaşayabilmeyi dikkate alması önemlidir.