Timur, Hindistan seferinde mağlubiyetin eşiğine gelmişti. Kuşatma bir türlü başarıya ulaşamamış ve ordu içinde huzursuzluk iyiden iyiye hissedilir olmuştu. Karşı tarafın filleri bütün dengeleri bozmuştu. Timur’un ordusundaki atlar fillerden ürküyor ve savaşçıları sırtlarından atıyorlardı. Kendisine bu durum bildirildiğinde, Timur otağına geçti ve uyumaya çekildi. Hiç kimse buna bir anlam verememiş, hatta kızgınlıklar oluşmaya başlamıştı. “Savaşı kaybedeceğiz, Hakan uyku derdinde” diyerek söyleniyorlardı. Bir süre sonra Timur karargâha geri döndü. Orduda ne kadar deve, öküz varsa toplanmasını, üzerlerine çalı çırpı bağlanmasını ve nizami bir şekilde sıralanmalarını emretti. Sonra da o çalı çırpıların ateşe verilmesini söyledi. Hayvanlar can acısıyla ileri doğru atılınca, filler ürkmüş ve geriye doğru kaçmaya başlamıştı. Kendi askerlerini eziyor ve her tarafı darmadağın ediyorlardı. Sonuçta bu taktik işe yaramış, durum tersine dönmüş ve Timur savaşı kazanmıştı. 

Bu örnekten yola çıkarak, şunu söyleyebiliriz ki, biz de ülke olarak bugün kaybetmenin eşiğine gelmiş durumdayız. Bir an önce bir şeyler yapmak zorundayız. Amerika seferlerinden falan sonuç çıkmayacağı son ziyaretten sonra daha da iyi anlaşılmış oldu. Kendi göbeğimizi kendimiz keseceksek, Trump elimizi sıktı, Merkel’e yüz vermedi avuntularıyla mesafe alamayız. 

Trump’ın basın toplantısında 1950-Kore Savaşı vurgusunu özellikle yapması bile, Amerika’nın bize bakışını gösteren önemli bir karinedir. ABD nezdinde ikincil, edilgen ve hazır asker olarak görülüyoruz. Amerika zaten ilişkilerin başladığı ilk günden bugüne Türkiye’nin gazla çalıştığını düşünen sakat bir bakışla hareket ediyor. Sadece duygularımızın belirleyici olduğunu düşünüyor. Kore’ye atıfla, YPG’yi unutturacağını zannediyor. Sözde yıllara dayanan bir birlikteliğimiz var diyor ama yaptıklarının müttefiklik değil, resmen düşmanlık olduğunu aslında kendisi de çok iyi biliyor. 

Bunun yanında daha aradan çok zaman geçmeden Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun “YPG’ye verilen silahlar Türkiye’ye karşı kullanılmayacak, sadece Rakka’da kullanılacak.” açıklamasını duyduk. Peki, bu ABD-PYD/YPG işbirliğini tanımak değil midir? ABD ne diyecekti yani? Bu silahlar size karşı kullanılsın diye YPG’ ye verdik mi diyecekti?

“Coğrafya itaat edilmesi gereken amil ve temel bir kategoridir” diyor İlber Hoca. Biz Suriye ve bölgemizle olan ilişkilerimizde bu gerçeği görmezden geldik, buna uymadık ve şimdi bunun cezasını çekiyoruz. Ödediğimiz bedeller yeter. Şimdi artık çıkış zamanı.

Dışişleri Bakanı’nın bu açıklamasından önce, Milli Savunma Bakanı Fikri Işık da “Türkiye’nin oyunu tek başına değiştirme gücü yok ama çıkarlarını koruma gücü var.” dediği ajanslara düştü. Yani hem tehdit, hem yetersizlik vurgusu bir arada. İnsan hemen merakla nasıl koruyacağız diye sorası geliyor. Bölgedeki aktörler içinde ABD zaten malum. Peki, Rusya ile mi olacak bu dediğiniz? O da mümkün değil. Çünkü Putin de PYD ile çalışacağız diyor. O zaman geriye kim kaldı? ABD’yi kızdıracağız diye zaten İran’la işbirliği yapmaya cesaret edemiyoruz. Hatta bazen ABD, İran’ı cezalandırmalı bile diyoruz.

İş başa düştüğünde bu milletin her bir ferdi İstiklal Savaşı’nda olduğu gibi üzerine düşeni yapar, eyvallah ama illa da başımızın kütükle kılıç arasına sıkışmasını mı bekleyeceğiz?

Hep söyledik. Ne zaman ki Şam, Bağdat, Trablus, San’a, Kahire, Musul, Kerkük kana bulandı biz yataklarımızda rahat yatamaz olduk. Oysa bizim güvenliğimizin oralardan başladığını bilmek zorundaydık. Yolun yokuşunun Yemen›ini, Bağdat›ın, Basra›nın telli turnalarından gelen haberleri, Kerkük’ün altın hızmalarını türkülerde dinlemek elbette güzel. Ancak oraların güvende olmaları için üzerimize düşeni yapabildik mi? Bu soruya gönül rahatlığıyla evet diyebiliyor muyuz? 

Haydi, dış politikayı tersten okuyalım. Bu cendereden çıkış için beklenmedik bir şeyler yapalım. Kendi yol haritamızı belirleyelim. Bunu yaparken asla Timur gibi canlıları ateşe verelim de demiyorum. Komşularla yeni ve sağlıklı iletişim kanalları açalım. Dayatılan gündemlere esir olmadan her şeye rağmen yaraları sarmaya çalışalım. 

Başka çıkış yok ve bundan sonra da olmayacak.