Son günlerde yeni bir parti kapatma dâvası ile karşı karşıya gelmenin Türkiye için çok önemli bir nesil kavgasını da ortaya çıkardığına dikkati çekmek istiyorum. Biz bu ülkede iki yüz yıldan beri sözü ve reyi dikkate alınmamaya alışılmış bir milletin fertleri olarak yaşamaya mecbur ediliyoruz. Necip Fazıl ın Sakarya Türküsü adlı şiirindeki şu mısra bunu güzel anlatır:
"Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!"
Burada muhatap alınan Anadolu çocuğu, kendisine layık görülen konumu beğenmediği için bir sınıf kavgasından çok nesil kavgasına girişti ve bu bir milletin varlık sebebi oldu.
Bu yüzden II. Meşrutiyet ten beri bu toplumda haksız bir iktidar savaşı sürdürülmektedir.
Cumhuriyet döneminin son 70 yılından bu yana Atatürk e rağmen uydurulmuş bir Kemalizm le iktidar savayı sürdürenler var. İsmet Paşa ile derin devletini kurmuş olan bir kadronun Kemalist ideoloji ile türedi "elit" zümresini oluşturması, belki de sınıfsız bir ülkede sınıf kavgası başlatmıştır. Bu sınıfın menfaatlerine uymayan her yönetimin defterini dürmek ve siyasi partilerini kapatmak için her türlü yolu meşru gören bir jakoben anlayış da laikliği kalkan olarak kullanmaktadır.
Bu ülkedeki Cumhuriyet yönetiminin hukukî-demokratik-sosyal yönleri, laiklik ilkesi için rahatlıkla feda edilebilir ve gerekirse her türlü darbe için asker-sivil bürokrasi ile basın mensupları tetikçi olarak kullanılabilir sanılması, belki de hukuksuzluğun en önemli sebebi
Bir nesil kavgasının her zaman iki boyutu vardır, biri siyasal, diğeri de kültürel Bunlar da partilerle yayın organları sayesinde ortaya çıkar. Anadolu insanı bunun kendisi için olmasını istiyorsa, bizzat partilerle yayın işlerine zaman, emek ve sermaye harcaması gerekir. Taşın altına elini koymayan ve memur zihniyetiyle yaşamaya çalışanların bu kavgada sonucu etkileyecek hiçbir katkısı olmaz. Efruz Bey gibi başa bela sahte kahramana ihtiyacımız yok...
Nesil kavgasının siyasal boyutu
AKP nin kapatılma davasıyla ilgili olarak yazılıp konuşulanlara baktıkça, 37 yıl önceki Milli Nizam ile 10 yıl önceki Refah Partisi ni kapatma davalarını hatırlıyorum. Sanki ülkenin asıl sahipleri olduğunu her fırsatta açıklayan ve bu milletin çocuklarını ancak vergi, askerlik ve savaş zamanlarında hatırlayan bir yönetimin kastı vardı ve millete ağız belletiyorlardı
Bir vesile ile Ankara da bulunduğum günlerde, tam 37 yıl önce Milli Nizam Partisi kapatılmak isteniyor, Ankara Hukuk ta okuyan bir arkadaşla biz de akşam saat beşe doğru Anayasa Mahkemesi nin eski binası önünde merak ve heyecanla bekliyorduk. Bizi temsil edecek bir parti iki yıl önce kurulmuş, kurulur kurulmaz da kapatma davaları açılmıştı.
Anayasa Mahkemesi nin kuruluşundan bu yana 24 parti kapatan bir yönetimin hukuk anlayışını, aralarına katılmak istediğimiz Batı Avrupa ülkelerindeki hukuk anlayışıyla bağdaştırmanın imkânı yoktur. Çünkü onlarda yalnız Almanya ve İspanya da, topu topu üç parti kapatılmış ve bu da bizim 24 parti kapatmamız için gerekçe sayılmıştır. O yüzden bu ülkede yönetim elitlerine yaranmaya çalışanlardan, hukukçu kimliğiyle Meclis Başkanlığı ve Adalet Bakanlığı yapmış insanlar parti kapatmanın anormal olmadığını söyleyebiliyor.
Demek ki, önce yönetici olmanın gerektirdiği çalışmaları yapmalı, sonra da bunun rahat çalışabileceği bir hukuk sisteminin oluşturulması için gerekli değişiklikleri yapmalıdır. Bunu yapmadan siyasi parti kurarak iktidarı ele geçirmek bile orada durmak için yeterli olmuyor.
Bugün çeşitli basın organlarında konuşan ve Anayasa Hukukçusu kimliğine sahip insanların pek çoğu, maalesef Siyasi Partiler Kanunu ile ilgili düzenlemelerin yetersizliğinden söz ediyorlar. Hatta Prof. Dr. Sami Selçuk gibi cesaretle 12 Eylül Anayasası nın gayr-ı meşrû olduğunu ifade ederek hukuki yanlışları ve boşlukları dile getiren bir şahsiyet bile, Siyasal Partiler Kanunu nu eleştirirken Kemalist elitlerin söylemleriyle dava açan Yargıtay Başsavcısı nı savunabiliyor. Bu davayı eleştirenlerin hiç biri bugüne kadar Siyasal Partiler Kanunu ndaki yanlışları, tuzakları açıklayan yazı ve kitap yayınlamadı.
Siyasetin her zaman yazılı olduğu kadar yazısız ve kaziye-i muhkeme gibi bilinen kuralları var. Bunları iyi öğrenmeden ve yeterli donanıma sahip kadroları yetiştirmeden siyaset yapmaya kalkışmak, pek çok insanı başarısızlığa sokar. Kendisine elit süsü veren ve bu ülkenin sahibi olduğunu her fırsatta dile getiren asker-sivil bürokrasi de böylece uyduruk zaferler kazanarak sahte kahraman olurlar
Evet, işi ehline vermek ve yapılacak işe yeterli hazırlık yapmadan girişmemek en çok Anadolu insanına yakışır. Çünkü kendini temsil edecek siyasi partiler, en geniş sivil toplum kuruluşlarıdır.
Bugün masamda olan yayınlardan üç dergiyi, böyle bir kavganın neşriyat boyutu olarak görüyor ve başka çalışmalara örnek olsun diye de tanıtmak istiyorum. Çünkü üçü de farklı nitelikleriyle benim ilgimi çekti ve ben bunlarda kültür hayatımızın yansımalarını gördüm. O yüzden size de tanıtacağım.
Bir toplum kendisini ifade konusunda yeterli sözcüye ve yayın organına sahip değilse, onun hiçbir şekilde kendini yöneteceğine hükmetmek mümkün değildir. Kendi kendini yönetemeyenin de ne tarihi, ne de aktüel hayatının, kültürünün bir önemi olamaz. Bunların dergi olarak yayınlanması çok önemli: Bizim Kayseri, Bizim Külliye ve Türkiye Finans Paylaşım adlı dergiler
Üçü de ticarî amaçla değil, kültürel amaçla ve belli kurumlar desteğinde yayınlanan bu dergiler, bu ülkenin sosyal ve kültürel değerlerini ortaya çıkarmayı amaç edinmişler. İlk ikisinde benim de yazılarım var. İlki ve üçüncüsü İstanbul da, ikincisi Elazığ da yayınlanıyor. Böylece Anadolu insanını anlatma yolunda ciddî birer yayın organı ortaya çıkmış bulunuyor. Bunlarda pek çok güzel yazı var.
"Türkiye Nâşirini Arıyor"
Nazım Payam ile dostlarının işbirliğiyle yayınlanan ve bu yıl TYB nin "yılın dergisi" olarak nitelendirilen Bizim Külliye nin bu sayısı, benim de üzerinde durduğum Yayınevleri ve Yazarlar konusunu özel olarak ele alıyor. Buradaki yazıların pek çoğu, kültür hayatımızın bu yanı üzerinde ciddiyetle duruyor. Bu yazılarla konunun daha geniş kitleler tarafından ele alınması mümkün olacaktır.
Ben burada yer alan "Türkiye Nâşirini Arıyor" başlıklı yazımdan bazı bölümleri sizinle paylaşarak konuya farklı bir yaklaşım örneği vermeye çalışacağım. Son bölümünden bazı paragrafları sizinle paylaşmak istiyorum:
"Kültür ve sanat değerlerine sahip çıkmayan, toplumun gündemini kendi siyasî şovlarıyla meşgul ederek gençlerin sportif karşılaşmalarla oyalanmasını yeterli görenlerin yarına bırakabilecekleri önemli bir başarı olmamıştır. Çünkü insana yatırım yapmayanın bugünü değil, yarını bile kaybedeceği muhakkaktır. Tarihte bunun pek çok örneği vardır. Mesela Roma karşısında askeri ve siyasi başarılar elde eden Kartaca, Hannibal ile gücünün doruğuna ulaşmış, ama onun yenilmesiyle birlikte tarihten de silinmiştir. Çünkü Kartacalılar edebi esere önem vermemiş, Romalılar da Kartaca da taş üstünde taş bırakmamışlar... Sonuç ortada: Bugün Hannibal den Anadolu nun batısında sadece mezar kalmıştır, Kartaca büsbütün yoktur.
Bir toplum her türlü badireden sonra kendini yeniden toparlamayı başarabiliyorsa, onda çok sağlam bir karakter var demektir. Bunu sağlayan da tarihi kimliğini ona hatırlatarak şahsiyetini bütünleştiren kültür ve sanat eserleridir. O yüzden Fâtih döneminde bir araya gelen âlim ve sanatkârlar, "reaya kalbini âbad etmeyi" önemseyen padişahlarıyla Konstantinopolis i İstanbul yapmışlar ve Osmanlı Devleti bir büyük imparatorluğa dönüştürülmüştür. Kanûni, Bâki gibi bir şaire sahip çıkmakla kendini bahtiyar saymakla kalmamış, aynı zamanda Fuzûli, Mimar Sinan, Ebussuud Efendi, Barbaros ve Sokullu gibi şahsiyetlere de değer vermiştir.
Hüseyin Baykara, Ali Şîr Nevai ye kulak verirken, büyük olmanın gereğini yapıyordu ( )
Bu halkın temsilcilerinin gerçek sanatçılarla vukuflu kültür adamlarına ihtiyacı var. Onlarla ilişki kurmadan ne kendi misyonlarını, ne de yapmak istedikleri projelerin vizyonunu ortaya koyabilirler. Eskilerin, "kem âlât ile kemâlât olmaz" sözü çok önemli. Her şeyden önce, büyük işlerin küçük maliyetlerle elde edilemeyeceğini dikkate almaları gerek... ( .)
Halbuki marifete iltifat mürüvvetin şanındandır...
Bin adet basılan kitapları para vermeden almaya, resimleri sadece seyretmeye ve tiyatro biletlerini bedava temin etmeye çalışırsanız, bu işleri yapanların yok olmasına yol açarsınız. O yüzden bu ülkede Çanakkale Savaşı ile İstiklâl Savaşı edebiyatı oluşturulamaz ve bu milletin zaferlerinin ruhu hakkıyla anlaşılamaz. Bu olmayınca bir milletin ruhunu yabancılar işgal eder. ( )
Nâşir olmak, biraz da genç kabiliyetleri keşfederek onlara yatırım yapacak kadar gönül ve mürüvvet sahibi olmak demektir. Kitaplarını bastığınız şair ve yazarların belki bir kısmı kof çıkacak, eserleri satılmayacak, doğrudan hurda kağıtçıya gidecektir. Fakat arada bir de nâdir yetişecek bir genç için imkânları seferber etmek gerekebilir. Bunlar bilgi birikimi kadar incelik kültürü de gerektirir. Eğer bunları fuzûli işlerden sayıyor, sadece para getirecek işlere kafa yoruyor, zaman harcıyorsanız, sizin fuzûli gördüğünüz işlere para harcayıp yatırım yapanlar gençlerinizi sizden çalar, kendi değerlerini yeni nesillerinize aşılamayı başarırlar.
Bir toplumun medeniyet seviyesi, kültürel değerlerine sahip çıkılarak yükseltilebilir