Bugün insanlık, adına "düzen" dediği ama aslında kendi kendini tüketen devasa bir sömürü metabolizmasının içinde nefes almaya çalışıyor. Bu metabolizma tesadüfen ya da kontrol dışı bir arıza sebebiyle böyle işlemiyor; aksine, bizzat yapısal kodları, gücü elinde bulunduranın zenginliğini sürekli kılmak üzerine kurulu. Bizler adaleti hukukun içinde ararken, asıl büyük yanılgı tam da burada başlıyor: Çünkü sömürü, sistemin dışındaki bir sapma değil, bizzat yasal kılıflarla meşrulaştırılmış yapısal bir gerçekliktir.
Çalmanın, insan emeğini ve hakkını gasbetmenin modern dünyada iki yüzü var. İlki, hepimizin kolayca parmakla gösterebildiği, kuralsız ve karanlık olanı: Mafyatik yöntemlerle, kaba kuvvetle başkasının varlığına çökmek. İkincisi ve çok daha tehlikeli olanı ise sistemin kurumsallaşmış yüzü: Yani yasal hırsızlık. Kolombiyalı sosyologlar Dario Betancourt ve Maria Garcia’nın o sarsıcı tespiti, bugün içinden geçtiğimiz küresel paradoksu en çıplak haliyle özetliyor: “Kapitalizm yasal mafya, mafya da yasal olmayan kapitalizmdir.” Kuralları koyanların kendi suçlarını yasa maddesi haline getirdiği bir düzende, meşruiyet ile ahlak arasındaki bağ tamamen kopmuş demektir.
"Yasal hırsızlık" kavramı ilk bakışta abartılı bir ifade gibi görünebilir. Oysa modern dünyanın en büyük başarısı, sömürüyü görünmez kılabilmesidir. Geçmiş çağlarda sömürü, köle zincirlerinde, sömürge valilerinde ya da işgal ordularında somutlaşıyordu. Bugün ise aynı ilişki çok daha sofistike mekanizmalar aracılığıyla sürdürülmektedir. Uluslararası finans sistemleri, borçlandırma politikaları, patent rejimleri, ticaret anlaşmaları ve küresel tedarik zincirleri, eşitsizliği yalnızca üretmekle kalmamakta; onu hukuki ve teknik bir zorunluluk gibi göstermektedir. Böylece adaletsizlik, olağanüstü bir durum olmaktan çıkarak gündelik hayatın doğal bir parçası haline gelir.
Bu nedenle günümüzün temel sorunu yalnızca servetin nasıl dağıtıldığı değil, servetin hangi süreçler sonucunda meşru kabul edildiğidir. Çünkü tarihte birçok kez yasa, adaletin değil gücün dili olmuştur. Hukuk ile ahlak arasındaki mesafe açıldığında, haklı olan değil güçlü olan korunur; meşruiyet ise hakikatin değil iktidarın ürettiği bir anlatıya dönüşür.
Peki, bu yasal kılıfların arkasında saklanan asıl gerçek nedir? Bir tarafta biriken kontrolsüz zenginlik, diğer tarafta büyüyen devasa bir yoksulluk uçurumu. Asırlar öncesinden yükselen o evrensel ses, Hz. Ali’nin tespiti, bugünün modern ekonomi-politik teorilerinin tam kalbine dokunuyor: “Bir yoksul aç ise bunun nedeni, zenginin zevk ve sefa içinde yaşamasıdır. Nerede bir bolluk görsem, onun yanı başında mutlaka çiğnenmiş bir hak görmüşümdür.”
Bu söz, zenginliğin yapısal doğasına dair felsefi bir hakikati fısıldar. Modern kültürün en büyük mitlerinden biri, bütün zenginliklerin yalnızca bireysel yetenek ve çalışkanlığın ürünü olduğuna dair anlatıdır. Kuşkusuz emek ve girişim önemlidir; ancak hiçbir servet boşlukta oluşmaz. Her ekonomik birikim, belirli tarihsel, siyasal ve toplumsal koşulların ürünüdür. Bu nedenle aşırı servet birikimini yalnızca bireysel başarı hikâyeleri üzerinden okumak, görünmeyen ilişkiler ağını perdelemektir. Bir yerde sermaye yoğunlaşıyorsa, başka bir yerde emeğin değersizleşmesi; bir yerde tüketim artıyorsa, başka bir yerde doğanın ve insanın maliyet olarak görülmesi söz konusudur. Zenginlik ve yoksulluk çoğu zaman birbirinden bağımsız iki olgu değil, aynı sürecin farklı yüzleridir.
Modern dünyada zenginlik, üzerine dokunulamaz etiketler yapıştırılmış bir tabuya dönüşmüştür. Ve tabu, gücün yasayla koruma altına alınmış halidir. Bir yerdeki aşırı birikim, başka bir yerdeki sistemli eksiltmenin doğrudan sonucudur. Bu yüzden bugün serveti değil, servetin nasıl üretildiğini; büyümeyi değil, büyümenin kimin sırtında gerçekleştiğini; refahı değil, refahın hangi bedeller karşılığında elde edildiğini sorgulamak zorundayız.

Tam da bu noktada, insanlığın en büyük savunma mekanizması olması gereken etik kavramı devreye girer. Ancak etiği sadece vicdani bir “iyilik” temennisi olarak görmek, yapıyı eksik anlamaktır. Etik, en temelde bir sınır çizgisidir. Gücün, teknolojinin ya da sermayenin “potansiyel olarak yapabileceği” her şeyi yapmaktan, sırf gücü yetiyor diye başkasının alanını işgal etmekten sakınması, geri durmasıdır. Medeniyet dediğimiz şey, aslında kudretin kendisini sınırlayabilme iradesidir. Sınırlarını kaybetmiş bir sistem, etiği sadece bir halkla ilişkiler malzemesine dönüştürür.
Bugün karşı karşıya olduğumuz krizlerden birçoğu tam da bu etik sınırların ortadan kalkmasının sonucudur. Doğa, sınırsız bir hammadde deposu; insan emeği, sürekli düşürülmesi gereken bir maliyet; toplumlar ise tüketim kapasitesine göre değerlendirilen pazarlar olarak görülmektedir. Böyle bir dünyada hukuk, çoğu zaman gücün önünü açan bir araca dönüşürken, etik yalnızca törenlerde hatırlanan bir süs kavram olarak kalmaktadır.
Binaenaleyh bu sınırsız sömürü çarkının faturası ise haritada hep aynı yere kesiliyor: Küresel Güney. Güç merkezlerinin “dünyanın geri kalanı” diyerek kenara ittiği, kaynakları yağmalanırken sesleri bastırılan o devasa coğrafya... Kuzeyin parlak vitrinlerini süsleyen zenginlik, Güneyin çiğnenen hakları, sömürülen emeği ve kurutulan doğası üzerinde yükseliyor.
Bugün cep telefonlarımızın içinde çalışan teknolojilerin önemli bir kısmı Afrika'nın madenlerinden, giydiğimiz kıyafetlerin önemli bir bölümü Asya'nın ucuz emek havzalarından, tükettiğimiz birçok ürün ise Latin Amerika'nın ve Güney Asya'nın doğal kaynaklarından beslenmektedir. Küresel ekonomi görünürde karşılıklı alışveriş üzerine kuruludur; ancak değer zincirinin alt basamaklarına yaklaştıkça tablo değişir. Hammaddenin çıkarıldığı, emeğin en ucuz olduğu ve çevresel maliyetlerin yüklendiği bölgeler ile nihai kârın toplandığı merkezler çoğu zaman aynı yerler değildir.
Küresel Güney'in hikâyesi yalnızca yoksulluğun hikâyesi değildir; aynı zamanda görünmez kılınmış katkıların hikâyesidir. Dünyanın refah haritası dikkatle incelendiğinde, zenginlik coğrafyası ile sömürü coğrafyasının büyük ölçüde üst üste düştüğü görülecektir. Kongo'nun madenleri olmadan teknoloji endüstrisinin, Bangladeş'in ucuz emeği olmadan hızlı moda sektörünün, Afrika'nın ve Latin Amerika'nın kaynakları olmadan küresel refah düzeninin bugünkü haliyle ayakta kalıp kalamayacağını sormak gerekir. Çünkü dünya ekonomisinin görünmeyen temelleri, çoğu zaman dünyanın görünmeyen insanları üzerine kuruludur.
Nihayetinde, karşımızdaki yapısal krizi sadece ekonomik verilerle ya da geçici reformlarla çözemeyiz. Karşımızdaki sorun, özünde ahlaki ve felsefi bir çöküştür. Eğer insanlık olarak yeni bir çıkış yolu arıyorsak, yasallık ile adaleti birbirinden ayıran o kalın çizgiyi görmek, tabulaştırılan zenginlikleri sorgulamak ve gücün karşısına yeniden aşılmaz etik sınırlar inşa etmek zorundayız.
Fakat belki de bugün sorulması gereken temel soru, sistemin neden adaletsizlik ürettiği değildir. Asıl soru, adaletsizlik üreten mekanizmaların neden hâlâ doğal ve kaçınılmaz kabul edildiğidir. Çünkü her düzen, yalnızca ekonomik kurumlar sayesinde değil, aynı zamanda insanların zihinlerinde kurduğu meşruiyet sayesinde ayakta kalır. Bir toplumun en büyük krizi, haksızlığın varlığı değil, haksızlığın normalleşmesidir.
Aksi takdirde bu sömürü metabolizması, üzerinde yaşayabileceğimiz bir dünya bırakmayana kadar kendi kendini beslemeye devam edecektir. Hoşça bakın zatınıza…