Kurban Bayramı, yaz tatili veya sıla-i rahim vesilesiyle Türkiye’ye her geldiğimde aynı şeyi yapıyorum:

Havalimanından bir araç kiralıyorum.

Araç seçeneklerine baktığımda dikkatimi çeken bir tablo var.

En uygun fiyatlı araçların önemli bir kısmı Uzak Doğu menşeli veya ekonomik sınıftaki araçlar oluyor.

Yollara çıktığımda da benzer bir manzarayla karşılaşıyorum.

Milyonlarca insanın kullandığı araçlar genellikle gösterişten uzak, dayanıklı ve bütçeye uygun otomobiller.

Yani vatandaşın istediği şey aslında çok açık:

Lüks değil.

Gösteriş değil.

En son teknoloji olmak zorunda da değil.

Ailesini güvenle taşıyabileceği, yakıtı ekonomik, bakımı uygun ve bütçesini sarsmayacak bir otomobil.

Tam da burada insanın aklına şu soru geliyor:

Türkiye neden kendi halkının satın alabileceği ekonomik otomobilleri üretemiyor?

Üstelik son günlerde okuduğum bir haber bu soruyu daha da güçlü şekilde sormama sebep oldu.

Fabrika kurma vaadiyle Türkiye’den büyük teşvik alan, 2,5 yıldır yüzde 40’lık ek gümrük vergiden muaf olarak 60 binden fazla araç satan Çinli BYD’nin Manisa yatırımını askıya aldığı yönündeki haberler kamuoyunda geniş yankı uyandırdı.

Vergi avantajlarıyla satış rekorları kıran şirketin geri adımı piyasada adeta şok etkisi oluşturdu.

Dahası, şirket yöneticilerinden Stella Li’nin açıklamalarına göre şirket içi operasyonlarda öncelik sıralaması değişmişti.

Li, şu anki birinci önceliklerinin Macaristan pazarı olduğunu, ardından ise Avrupa genelinde Stellantis ve Volkswagen gibi üreticilerin atıl fabrikalarını devralmaya odaklanacaklarını ifade etmişti.

Bu haberleri okuyunca aklıma şu soru geldi:

Demek ki yabancı şirketlere yatırım yapmaları için ciddi teşvikler verilebiliyor.

Demek ki büyük vergi avantajları sağlanabiliyor.

O hâlde neden aynı teşvik anlayışı kendi mühendisimize, kendi sanayicimize ve kendi üreticimize uygulanmıyor?

Yanlış anlaşılmak istemem.

Ben yabancı yatırım gelsin istemiyorum demiyorum.

Elbette gelsin.

İstihdam oluştursun.

Teknoloji getirsin.

Ancak bütün umutlarımızı yabancı şirketlerin kararlarına bağlamak yerine kendi gücümüze de güvenmek zorundayız.

Hatta belki de bu gelişme bir kayıp değil, bir fırsat olarak görülmelidir.

Madem yatırımın önceliği Macaristan’a kaydı, o zaman Türkiye de hiç vakit kaybetmeden kendi iç pazarına yönelik ekonomik otomobil üretimi konusunda harekete geçmelidir.

Ben dünya devleriyle rekabet edecek bir otomobilden söz etmiyorum.

Amerika’ya, Almanya’ya veya Çin’e meydan okuyacak bir markadan da bahsetmiyorum.

Öncelikle kendi vatandaşımızın ihtiyacını karşılayacak bir otomobilden söz ediyorum.

Çünkü yollarda gördüğümüz manzara aslında vatandaşın ne istediğini açıkça gösteriyor.

İnsanların büyük çoğunluğu gösteriş aramıyor.

Önce ihtiyaçlarını karşılamak istiyor.

Sağlam olsun.

Yakıtı ekonomik olsun.

Bakımı uygun olsun.

Parçası bulunabilsin.

Ailesini güvenle taşısın.

Çoğu insan için bunlar yeterlidir.

Peki Türkiye bunu neden yapamasın?

Üstelik bunu yapabilecek mühendislik gücümüz de var.

Sanayi altyapımız da var.

Yetişmiş insan gücümüz de var.

Yeter ki öncelikler doğru belirlensin.

Burada bir hususu özellikle belirtmek isterim.

Bazıları hemen “Artık elektrikli araç çağı başladı, içten yanmalı motorlar geçmişte kaldı” diyecektir.

Elbette elektrikli araç teknolojileri önemlidir.

Türkiye bu alandaki çalışmalarını sürdürmelidir.

Buna kimsenin itirazı olamaz.

Ancak bugün dünyanın birçok ülkesinde hâlâ milyonlarca insan içten yanmalı motorlu araç kullanmaktadır.

Elektrikli araçların fiyatları, batarya maliyetleri ve şarj altyapısı nedeniyle birçok vatandaş için henüz ulaşılabilir olmadığı da bir gerçektir.

Elektrikli araçlar geliştirilsin.

Hidrojen teknolojileri araştırılsın.

Yeni nesil projeler desteklensin.

Ama aynı zamanda bugünün gerçekleri de unutulmasın.

Çünkü bugün milyonlarca vatandaşın ihtiyacı hâlâ ekonomik ve ulaşılabilir içten yanmalı motorlu araçlardır.

Belki ileride çok daha gelişmiş teknolojiler üretiriz.

Belki dünya markaları çıkarırız.

Ama önce kendi vatandaşımızın ihtiyacını karşılamayı başarmalıyız.

Üstelik böyle bir proje sadece tek bir fabrikadan ibaret olmak zorunda da değildir.

Türkiye’nin her ili bu üretim zincirine dâhil edilebilir.

Bir şehir motor üretir.

Bir başka şehir şanzıman üretir.

Bir başkası süspansiyon sistemlerini üretir.

Bir diğeri elektrik aksamını üretir.

Bir başkası kaporta parçalarını üretir.

Bir başka şehir koltukları üretir.

Son montaj ise belirlenen merkezlerde yapılır.

Böylece üretim sadece birkaç büyük şehirde değil, Anadolu’nun tamamına yayılmış olur.

İş sadece İstanbul’a, Bursa’ya veya Kocaeli’ne değil; Sinop’a, Karabük’e, Konya’ya, Kayseri’ye, Sivas’a ve Anadolu’nun dört bir yanına da gider.

İşsizlik azalır.

Göç azalır.

Üretim kültürü yaygınlaşır.

Yan sanayi gelişir.

Üstelik devlet, yıllardır otomotiv yan sanayisinde faaliyet gösteren aile şirketlerine ve yerli üreticilere özel teşvikler verebilir.

Nasıl ki büyük projelerde yatırımcıların arkasında duruluyorsa, bu işletmeler de kendi ayakları üzerinde duruncaya kadar desteklenebilir.

Böylece sadece otomobil üretimi değil, güçlü bir yerli sanayi ekosistemi de oluşur.

Üstelik harcanan kaynak da yurt dışına gitmez.

Verilen destekler Türkiye’nin kendi fabrikalarında, kendi işçisinde, kendi mühendisinde ve kendi esnafında karşılık bulur.

Para içeride döner.

Üretime dönüşür.

İstihdama dönüşür.

Vergi olarak tekrar devlete geri döner.

Piyasayı canlandırır.

Ekonomiyi güçlendirir.

Çünkü güçlü sanayi sadece dev holdinglerle kurulmaz.

Bazen yıllardır sessizce üretim yapan küçük ve orta ölçekli aile işletmeleri bir ülkenin sanayi hamlesinin temel taşları hâline gelir.

Belki de Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, tek bir yabancı fabrikanın peşinden koşmak değil; ülkenin dört bir yanına yayılmış binlerce yerli üreticiyi aynı hedef etrafında buluşturmaktır.

İşte tam burada asıl soruya geliyoruz.

Bugün devlet köprülere garanti verebiliyor.

Otoyollara garanti verebiliyor.

Havalimanlarına garanti verebiliyor.

Yabancı yatırımcılara çeşitli teşvikler verebiliyor.

Peki neden aynı irade, halkın satın alabileceği bir otomobilin üretimi için ortaya konulmuyor?

Neden yerli üreticiye uzun vadeli destekler sağlanmıyor?

Neden bu mesele bir milli kalkınma projesi olarak görülmüyor?

Çünkü burada sadece otomobil üretilmeyecek.

İş üretilecek.

İstihdam üretilecek.

Yan sanayi gelişecek.

Mühendis yetişecek.

Teknoloji gelişecek.

Ve en önemlisi vatandaşın alım gücüne uygun araçlar ortaya çıkacak.

Bugün Türkiye’de birçok aile için sıfır otomobil almak neredeyse hayal hâline geldi.

Oysa otomobil artık lüks değil.

İşe gitmek için ihtiyaç.

Çocuğu okula götürmek için ihtiyaç.

Hastaneye ulaşmak için ihtiyaç.

Aile hayatını sürdürebilmek için ihtiyaç.

Bu nedenle mesele sadece otomobil meselesi değildir.

Bu aynı zamanda sosyal adalet meselesidir.

Ben inanıyorum ki Türkiye bunu başarabilecek kapasiteye sahiptir.

Yeter ki meseleye sadece kısa vadeli kâr hesabıyla değil, uzun vadeli milli kalkınma hedefiyle bakılsın.

Çünkü bazen kalkınma, dünyanın en pahalı ürününü üretmekle başlamaz.

Vatandaşın ulaşamadığı bir ihtiyacı karşılayabilmekle başlar.

Benim üzüntüm de tam burada.

Onca yetişmiş mühendise, onca sanayi tecrübesine ve onca üretim gücüne rağmen hâlâ vatandaşın rahatlıkla satın alabileceği yerli bir otomobili konuşuyor olmamızdır.

Ben Türkiye’nin yarın dünyanın en lüks otomobilini üretmesini istemiyorum.

Ben önce kendi vatandaşının satın alabileceği, sağlam, ekonomik ve ulaşılabilir bir otomobil üretmesini istiyorum.

Mesela bugün Romanya’nın ürettiği ve Avrupa yollarında milyonlarca insanın kullandığı Dacia Duster gibi…

Gösterişsiz ama sağlam.

Lüks değil ama iş gören.

Bakımı uygun.

Parçası kolay bulunan.

Aileyi güvenle taşıyan.

Romanya bunu yapabiliyorsa, Türkiye neden yapamasın?

Türkiye, en azından bir Dacia Duster ayarında otomobili rahatlıkla üretebilecek potansiyele sahiptir.

Üstelik sadece montaj yapacak değil; motorundan süspansiyonuna, kaportasından koltuğuna kadar birçok parçasını üretebilecek güçlü bir otomotiv yan sanayisine de sahibiz.

Eksik olan şey kabiliyet değildir.

Eksik olan şey irade, planlama ve öncelik meselesidir.

Yabancı şirketlere verilen teşviklerin bir kısmı yerli üreticiye verilse, devlet kendi mühendisinin ve sanayicisinin arkasında aynı kararlılıkla dursa, inanıyorum ki halkımızın satın alabileceği otomobilleri çok kısa sürede üretmeye başlayabiliriz.

Çünkü mesele yapabilmek değil, yapmaya karar verebilmektir.

Romanya’nın Dacia Duster üretebildiği bir dünyada, Türkiye neden kendi halkının alabileceği otomobili üretemesin?

Köprülere garanti verebilen bir devlet, neden halkının satın alabileceği bir otomobilin üretimine de aynı kararlılıkla sahip çıkmıyor?

Whatsapp Image 2026 06 15 At 21.00.11